çocuk büyütürken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk büyütürken etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2013 Çarşamba

Meslekler...

Bu ara anlıyorum ki, meslek seçimi çok önemli! Yalnızca kişinin geleceği için değil, daha sonra, anne-baba olduğunuzda çocuğunuza açıklayabileceğiniz bir iş yapıyor olmanız da mühim! Aşağıdaki yazıda çevre mühendisi bir anne-babanın ve onların çocuğunun dramını okuyacaksınız...

Başlamadan önce, Çevre Mühendisliği nedir için TIKTIK!

Bu iki hafta boyunca bizimkiler okulda "meslekleri" işlediler. Hayatımızı kolaylaştıran meslek dalları temasından girip, herkesin anne-babasının mesleğini tanımaya yönelik çalışmalar, etkinlikler yaptılar/yapıyorlar. Geçen haftanın başında okuldan eve geldiğinde "Çınar" dedim "bu hafta meslekleri mi inceliyorsunuz?". "Eveet" dedi. "Pekii" dedim "anne ve babanın mesleği ne biliyor musun?"

Bilmediği ve yanıtı bi'tarafından sallayacağı her seferinde olduğu gibi gözlerini kocaman kocaman açıp bir iki saniye es vererek "terzii??" dedi!

Evet, dedim, çok güzel... gömleğinin kopan düğmesini bile dikmeyip aylarca bekleten, sonra anane görecek diye korkusundan tutturuveren bir annesi varken "terzi" yanıtı gerçekten ironik oldu!

Neyse efendim, ben "yok" dedim. "Anne de baba da Çevre Mühendisi". Tabii, hiçbir şey ifade etmedi. Ben de, kolayca anlamasına yardımcı olsun diye "Çevre Mühendisleri kirlenen suları temizler, çevrenin temizlenmesine, mesela insanların attığı çöplerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olur" dedim.

Çok iyi etmişim, aferin bana!

Zira, geçenlerde anane-dedeye dedim, sorun bakalım anne-babanın mesleği ne, diye...

Anane: Çınar, anne ve babanın mesleği ne?
Çınar. Çevre Mühendisi!
Anane: Pekii, çevre mühendisleri ne iş yapar?
Çınar: Birilerinin attığı çöpleri temizler!!!

Evet oğlum, budur! En azından, koca koca adamların "hee, çevre mühendisi di mi, hani şu parkları bahçeleri düzenliyorsunuz, yeşillendirmeyle ilgili..." demesinden daha doğru bir yanıt olduğu kesin!

Yine de bu algısının Cuma günü okuldaki Paylaşım Gününde giderilmiş olacağını umuyorum. Hoş, bu sabah "oğlum, Cuma günü paylaşım gününde yanına anne-baba mesleği ile ilgili bir resim koyacağım, tamam mı?" dediğimde panikle "hayıır, okula çöp götürmem beeeen!!!" diye bağırdı ama, kısmet...

NOT: Çınar'ın paylaşım gününe bizim anlaşılamayan mesleğimizle ilgili şu aşağıdaki kolajı göndermeyi düşünüyorum... Umarım kafası daha da çok karışmaz!


13 Ocak 2013 Pazar

Pazar Günü Dinlenmek Gibi Bir Hayalim Var!

Pazar günleri herkes dinlenir, kimse evden çıkmak istemez, kısa süreli bir yerlere gidilir sonra yayılır ya...

Olmuyor öyle bizim evde! En azında, benim için öyle olmuyor... Dinlenmenin yolu pazar evde oturmaktan geçmiyor. Hatta daha çok yoruluyorum!

Selin geçenlerde şöyle bir görsel paylaştı Facebook'ta:

"Bir annenin çocuğunun dikkatini çekmesi için en kolay yol 
oturup rahatlıyormuş gibi görünmesidir"

Kesinlikle doğru! "Annem p.posunu yere koydu" alarmı var çocuklarda; en azından Çınar'da!

Pazar günleri saat 8'de başlıyor bizim evde. Daha doğrusu, Çınar için 6-8 arası bir zamanda başlıyor; ama Ahmet sağolsun 8'e kadar oyalıyor, ben o saatte kalkıyorum; Ahmet de geri yatıyor. 

Rutin olarak yavruyla birlikte krep yapıyoruz ve artık yedinci senesini doldurmuş akçaağaç şurubuyla yiyoruz. 

Kahvaltı saatinden sonra benim dinlenebildiğim tek saat başlıyor: Çınar'ın film saati. Onun herhangi bir Pixar filmini izlediği 1,5 saat içinde ben önce mutfağı toplayıp sonra da bilgisayarın başına oturuyorum. Gönül gazete okumayı ister; ama Bekir Abi o saatlerde henüz gazete vs getirmiş olmuyor... Ben de doya doya "bloggerlık" yapıyorum...


Film bitince, "yayma keyfi" de bitiyor benim için. Babayı uyandırma, kahvaltı hazırlama, mutfağı toplama, o arada elli kere Çınar'ın seslenmelerine bakma, ortalığı toplama, yine Çınar'ın taleplerine yanıt verme, arada işi gücü bırakıp Çınar'la oynama derken öğlen yemeği zamanı geliyor. Öğlen yemeğinden sonra yine yukarıdaki döngünün aynısı yaşanıyor. Aslında Çınar'la oynamak çok eğlenceli. Fakat yorucu; zira enerjisi hiiiç bitmiyor! 

"Saklamabacalık oynayalım anneeee..."
"Hadi ben meyve olayım, sen beni yakala ve yeeee..."
"Hadi sen ot yiyen dinozorsun, ağacı yee, ben de sonra gelip seni yiyeyiiim..."
"Hadi ben yatakta zıplayayım, sen de beni yakalaaa ve gıdıklaaa..."

Ara sıra sakin oyun da oynayabiliyoruz: legolar, oyun hamuru, kart eşleştirme" gibi... Ya da çok yorulduğumda "hadi gel kitap okuyalım" dediğimde severek kabul de ediyor.

Ve en artık tam "evet, sabahtan beri yorulduğum yeter, artık biraz Ahmet devralsın dediğim anda salonda şu manzarayla karşılaşabiliyorum...


Yorumsuz :)

Her zaman da böyle olmuyor tabii... Mesela şu an, babasıyla oynuyorlar ya da aslında tam olarak yerde ikisi birden yatıyorlar. Nasıl oluyor anlamıyorum; ama baba dinlenirken ona pek bulaşmıyor Çınar. Ben oturduysam, bir anda üstüme bir dinozor atlayabiliyor! Niyeyse her cümle "anneeeee" ile başlıyor. Herşey "anne"den talep ediliyor. Yani yukarıdaki gibi şekerleme yapma ya da aşağıdaki gibi yayma lüksüm yok...


Çınar'ın "annem kendisi takılıyor galiba" sensörü öyle güçlü ki, kendi odasında sakin sakin oyuncaklarıyla oynarken "hah, daldı oyuna, gazetemi okuyayım" desem, daha ikinci sayfada gazetenin üstüne haşırt diye bizim minik iniveriyor!

Yani, eğer Çınar öğlen uyumadıysa benim Pazar "dinlencem" onun yattığı 20:00 sularında başlıyor. Öğlen uyuduysa, pek de dinlenmiş olmuyorum :) 

Kısacası... benim "Pazar günü hayalim" evde kalıp dinlenmek değil. Dinlenebilmek için evden sabahın köründe çıkıp ayak tabanlarım patlayana kadar dışarılarda dolaştığım bir Pazar hayal edebiliyorum ancak...

Bir annenin Pazar günü dinlenmeyi hayal etmesi için çocuğunun kaç yaşına gelmiş olması gerekiyor acaba, onu merak ediyorum şimdi...

Dinlenebilen herkese iyi pazarlar diliyorum!

6 Kasım 2012 Salı

Elimizde Patlayan Yöntemler Serisi #1

Çocuk yetiştirirken kontrolü elde tutma ve krizleri önleme adına türlü kitapta türlü yöntemler geçer. Bu yöntemlerin hemen hepsi Amerika'dan ithaldir; çünkü kitaplar çeviridir. Çeviri olmasa bile, genelde kitap yazan pedagoglarımız da Amerika menşeili makalelere atıfta bulunduklarından durum çok değişmez. 

Bu yöntemleri uygulayıp da başarılı olan ebeveyn sayısı eminim çoktur; fakat bizim ailenin Türk genleri çok baskın ki devşirme yöntemler hep benim elimde patlıyor. Bu yazılara keşke daha önce başlasaydım, ortaya çok daha fazla yazı içeren bir seri çıkardı. Aklım başıma yeni geliyor. Bundan sonra, yaşadıkça yazıp buraya kaydedeceğim. Amacım eleştirmek değil, güldürmek. Hatta belki içlerinden bazılarını deneyen ve yararlanan olur, kim bilir...

Yöntem#1: Hareketinin sonuçlarını görmesini sağlayın

(Çınar azıttığı için kafasını duvara "çotank" diye çarpar ve ağlar. Bir süre geçip ağlaması durduktan sonra..)

Başak: Çınar'cım, ne yapmasaydın canın yanmazdı?
Çınar: Orada duvar olmasaydıııı!!!!!!!

Aslında yöntem güzel; ama çocuğu hazırcevap olmayan ebeveynlere öneriyorum! Esenkalın!

20 Temmuz 2012 Cuma

Oğlumdan Bi'Şey Daha Öğrendim!

Öğrenmenin ve öğretmenin yaşı yok. Tamam, çocuk zaten insana anne olmayı, birini kendinden de fazla sevmeyi, sabırlı olmayı, dingin olmayı, güçlü olmayı öğretiyor da, bazen öğrettiği çok somut şeyler de oluyor. Dün akşamki gibi. Ulvi bir şey değil ama anlatacağım; daha ziyade, komik bir şey!

Her akşamki gibi uyku öncesi kitap okuma seansımız için Çınar'ı bağdaş kurmuş bir biçimde koltukta bekliyordum. Kitabını seçip geldi, bağdaşımın üstüne oturur gibi yaptı sonra da hemen kalktı. "Criss-cross yaptığın için oturamadım ya ondan böyle yaptım" dedi. Ben "hö?" diye manasızca yüzüne bakınca da "cross işte, böyle yani" deyip bağdaş kurdu. Okulda çokça bağdaş kurup oturuyorlar, demek adı buymuş... ne bileyim ben, demek ki 7 yaşından beri bu dili konuşuyor olsam da "bağdaş kurmayı anlatmaya" hiç ihtiyaç duymamışım!!

Güldük eğlendik tabii akşam bunun üstüne. 

Hazır yazmaya başlamışken, bahsetmeden geçmek istemediğim bir şey daha var... Temmuz başında 3 günlük bir iş seyahatine gittim, Burhaniye'ye. Çınar'dan sonraki ilk uzun süreli iş seyahatimdi. Anneannede kaldı kendisi. O yüzden sorun çıkmadı. Özlemişiz tabii birbirimizi, anneannesine "annem gelince bana sarılacak 'seni çok özledim yavrucuğum' diyecek, ben de ona sarılacağım 'ben de seninle çok görüşmek istedim anneciğim' diyeceğim" demiş. Görmek değil de gör-üş-mek! Ne kadar bilinçli kullandığını bilmiyorum ama, o işteşliğin anlamı net. Görmek, ama safı bakmak değil. Birlikte bir şeyler yapmak: sarılmak, konuşmak, öpüşmek, azmak, boğuşmak, oynamak... Ya da ben o anlamı yükledim, bilmiyorum.

Her neyse, görüştük, sarıldık, koklaştık, oynaştık tabii! Ama bana Burhaniye'de bir şeyler olmuş. Körfez'in o dingin havası, muhteşem aurası beni sarmış. Bir sakinlik üstümde, bir dinginlik. Ne sesimi yükseltiyorum, ne kızıyorum, bağırıyorum eskisi gibi. Bazen böyle kafaım içinin cızırdamaya başladığını, az sonra öfkemin patlayacağını hissettiğim anlarda tutup kendimi bir derin nefes alıyorum ve "Ahmet'cim, lütfen Çınar'la biraz sen ilgilen şu anda, ben bir miktar gerildim" deyip geri çekiliyorum. 

Neticesinde, deyim yerindeyse Temmuz başından beri "temizim"! Ve dolayısıyla, Çınar da sanki çok daha huzurlu. Demek ki, istersem yapabiliyormuşum. İstersem sakin kalabiliyormuşum. Ve sanırım şu "21 gün" kuralı da doğru. Hani bir şeyi 21 gün yapmazsan/yaparsan bünye artık onun yokluğunu/varlığını kabul ediyormuş ya. Onunla da mı ilgili acaba? Hoş, daha 21 gün olmadı ama, yakın...

Ve fakat, zaten şu manzaraları gördükten sonra, o "iş seyahatinden" huzurlu ve dingin dönmesem ayıp etmiş olurdum sanırım! 


Ne diyeyim? Darısı her isteyenin başına; dinginliği de, "iş" seyahatini de :)

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Güzel Yürekli Bir Anneden...

Bu da yüreği güzel, kendi güzel, başka bir anne-arkadaşımdan...

Sizinle de paylaşmasam olmazdı: Kristal Cam Kase

Bu vesileyle bir daha, çocuk istismarına karşı tepkisiz kalmayalım, çocuklarımızı koruyalım, diyorum!

Sevgiler, Başak

3 Mart 2010 Çarşamba

NURTURIA

En baba blogcu arkadaşım sayesinde tanıştım bu siteyle...

Başta, sanırım üye sayısı da çok olmadığı için, pek yüz vermemiştim ama sonradan minik adamı büyütürken sık sık aklıma düşen "ne yapayım ki ben şimdi?" sorularıma en net yanıtları bulabildiğim tek site oldu diyebilirim!


Sistem şöyle işliyor: Önce üye oluyorsunuz, profil oluşturuyorsunuz, çoluğunuzu çocuğunuzu ekliyorsunuz... Sonra "paylaşmaya" başlıyorsunuz. Ama herşeyi! İster kafanıza takılan bir soruyu yazıp gönderiyorsunuz, bir sürü benzer yollardan geçmiş anne-baba size deneyimleriyle yardımcı olmaya çalışıyor, ister siz sorulan sorulara yardımcı olmaya çalışıyorsunuz. Bu soru-yanıt kısmının en sevdiğim yanı, kimse sizi eleştirmiyor, bir şeyleri yapmaya zorlamıyor -herkes deneyimini anlatıyor, "sen bilirsin ama, istersen bir dene" diyor!

Yalnızca sorular ve yanıtları mı var? Haaaayııııır: Nurturia'daki arkadaşlarınla, ya da istediğin herkesle, paylaşmak için fotoğraf albümü oluşturabiliyorsunuz, aynı "facebook" ya da "twitter"daki gibi durum güncellemesi yapabiliyorsunuz, ve en son numaraları, çocuğunuzun "ilk"lerini kaydedebileceğiniz "anı defteri" oluşturabiliyorsunuz... Bu anı defterine yazdıklarınız da, isterseniz, durum güncellemenizde görünüyor, yani ahaliyle paylaşabiliyorsunuz :) Hatta, anane, dede, babane,teyze, hala, amca, dayı kim varsa üye olabilir, bu anı defterini görebilir. Hizmette sınır yok, kısacası :)

Yani Nurturia için, bir nevi "anne-baba facebook'u ya da twitter'ı" diyebiliriz :) Hmm, yalnızca anne-babalar değil, adaylar için de yararlı bir site, onları da atlamayayım!

Minik adam ve ben oradayız, şiddetle tavsiye ederim. Çünkü:
"çocuklu hayat paylaştıkça güzel!"