İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Doğadan Esintiler: Deniz-Çınar-Irmak

Heyecanla beklediğimiz haftasonu geldi, geçti... tadı damağımızda kalan, hiç bitmesin istenen anlar, çocuklarımızın kahkahaları ve bağırışları, özlenenlerle yenilen yemekler, edilen sohbetler, kaldırılan kadehler...

Yeni tanışan iki kuzen, okunan kitaplar, ortak yenen mantı, oyuncak çekişmeleri...


Ve günün sonunda el ele tutuşarak yürüdüklerini gören ana-babalarının pır pır eden yürekleri...


Sonra, bir cimcimeye sürekli sarılan minik eller, "Cana uyudu, Cana aaladı" raporları, "Iıımak 'aalet bişey' diyemiyo, 'ayabee' diyo"lar, "mini mini obögö"ler, parklarda deli gibi koşturmacalar, yerlere yatıp boğuşmacalar...



Sonra... bu üstteki iki haydutun cimcimeye öğrettiği "alamazsın, o beniim"ler!



Aileyle birlikte sohbetler, acelesi olmadan akan, yavaş geçen zamanlar...


yavaş, sakin, dingin... ahh... en çok da bunu özlemişim...




Ve "aile olmanın", "büyük bir aile olmanın" değerini kavramak... mutluluğunu yaşamak, bu şansın farkında olmak...


Ve kıymetini bilerek taçlandırmak o anları, her dakikasını bu öpücüğün tadını hatırladığım gibi hatırlamak...


25 Kasım 2010 Perşembe

Minik Adam Bu Bayram...

İstanbul'a uçtu...

Neşeli bir doğumgününe katıldı...

Ece'nin evine misafir oldu; "Ece fıstııık, Ece baadeemmm"le pek güzel oynadı, mıncırdı...


Balca'sıyla hasret giderdi...


...hatta yanından ayrılmak istemedi...

Irmak'la yeniden buluştu...

...kaynaştı...

...oynadı...


Yeşilköy'de, denize nazır kahvaltı yaptı...

İlk kez vapura bindi...


...Boğaz'ı geçti...


...denizin "üstünde" olmanın ne demek olduğunu anlamaya çalıştı...


...bir de babası denize girmesine engel olmasaydı, herşey süper olacaktı!!!

30 Nisan 2010 Cuma

Çocuk Bayramı

Bugün 23 Nisan, hep neşeyle doluyor insan...

O 23 Nisan haftası biz de neşe doluyduk...

22'sinde akşam üzeri çıktık yola; içimizde uzun süredir kuzuyla uzun araba yolculuğu yapmamış olmamızın verdiği tedirginlik, ama bir yandan da büyük bir coşkuyla! Tatile, sevdiklerimize, dayımıza/kardeşimize/oğlumuza gidiyoruz; var mı ötesi! Kaldı ki almışım Nurturia'daki dostlarımdan desteği, türlü yolculuk tavsiyesini, kitaplarımızı, oyuncaklarımızı, meyvelerimizi, müzik CD'mizi, DVD'lerimizi; kim tutar bizi!

Kimse tutamadı zaten, bastık gaza! Kuzu yemeğe kadar kah oyuncaklarıyla oynadı, kah müzik dinledi, kah kitap okuttu (neyse ki 450 km boyunca Tigger ile birlikte zıplamak zorunda kalmadık :>). Bolu'daki köfte mammam molasından sonra huysuzlanınca, dedesinin müthiş icadı DVD player'ı taktık koltuğa, başladı Baby TV'deki en sevdiği program olan Eggbird'i seyre dalmaya! Zaten 20 dakika sonra baktım göz kapakları yavaaş yavaş kapanıyor, kapattım DVD'yi, tam uyku saatinde kendiliğinden daldı kuzucuk uykuya...

Yol nasıl sakin, rahat, huzurlu geçtiyse, İstanbul'da günlerimiz de o kadar rahat ve neşeli geçti! Her gün sabahtan dayısını ziyarete gitti Çınar'cık. O kadar özlemişti ki, daha dayısı kışla kapısının çıkışında göründüğünde ellerini havada sallayarak "oooooo" demeye başlamıştı bile! (Bu, Çınar dilinde, "dayı" demek... Dayısı ona öyle tezahürat yapardı bebekken, kaldı!) Heryere beni elimden tutup götüren, istediğini yapan oğlum, dayısının elini bırakmadı 3 gün boyunca! Dayı-yeğen mutlu mesut gezdiler, top oynadılar, gelip geçen kamyonlara baktılar :)) Kışlaya giderken evden hep "Çınar, hadi atta gidiyoruz; kimi göreceksin atta'da?" diye çıktığımız için sonraki günlerde kaldı yavrumda... her "atta" gidiyoruz dediğimizde "oooo" diyerek ellerini salladı, heyecan yaptı. Anlatınca gittiğimiz yerde dayıyı görmeyeceğini, buruldu kaldı. Neyse, 17 gün kaldı, geliyor dayımız... gel teskere, gel teskere bitsin bu hasret; evde anan, bacın, yeğenin, yüzüne hasret :))

NOT: Bu arada, anladık ki, askerdeyken bir tek yeğen deli gibi özleniyormuş. Ey asker sevgilileri, eşleri... ortada bir yeğen/çocuk varsa, hiç heveslenmeyin. Hasret listesinin bir numarası kesinlikle siz değilsiniz :)

Sonra bir de Irmak'la yeniden buluştu minik adam. Hani elini tuttu, pek bir şefkatle yaklaştı ama bizimki henüz pek bireysel. Bir de kız çocukları gibi anaç da değil. Elleri yanyana birleştirip avuçları açarak yüzüne miymiy bir ifade vermek suretiyle "Irmak küçüüüükkkk" yapıp sonra haydutluğa devam etti. Irmak kuzum da, 5.5 aylık bir bebecik ne yaparsa onu yaptı sürekli: etrafa tükürüklü gülücükler saçıp oturduğu yerde ileri geri sallanmaya! Bir ara baktım, Çınar ortada top oynuyor, Balca boyalarıyla oynuyor, Irmak'cık da ileri geri sallanıyor, biçare :)) Birden 1 yıl geriye gittim... nerdeeen nereye...

Başlığa uydu, bu 23 Nisan oğluma tam çocuk bayramı oldu! Bizim minik adamın aylardır yolunu gözleyen bir kuzeni vardı İstanbul'da: Bal kızımız, 2.5 yaşındaki Balca! Son 20 gündür "yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz Çınaar geelceeek" diye sayıklamış durmuş kuzum! Sonunda kavuştu kardeşine, Çınar'ına! Ve tıpkı Balca'nın aylardır anlattığı "masalda" olduğu gibi parkta buluştular, salıncağa bindiler, sallandılaaaar, sallandılaaaar, sallandılaaaar ve sallandılaaaarrrr.... :)))



Balca'm yazık, yine Çınar'ın yaş dönemi gereği, istediği tepkiyi alamasa da, birlikte top oynamak isterken Çınar topu dan dun sağa sola fütürsuzca vurunca "off Çınaaaar, of Çınaaaar!!!" diye serzenişte bulunsa da, ikisi de hallerinden pek memnundular aslında. Emirgan'da ele ele tutuşup gezmelerini, birbirlerine sarılmalarını, oturup okuduğumuz kitabı birlikte dinlemelerini izlemek ömre bedeldi... gelecek seneden itibaren ne kadar iyi anlaşabileceklerini, Balca'nın babasıyla benim olduğum gibi ne iyi dost, kardeş olacaklarını düşündükçe içim kıpır kıpır oldu. Hala da yazarken, yüzümdeki gülümsemeyi toparlayamıyorum. Oğlum büyüyor, ve ben onu hep hayal ettiğim gibi, benim kuzenlerimle yaşadığım gibi kocaman bir ailenin içinde yetiştirebiliyorum...



Eve dönüş yolunda minik adamla bir de, daha doğmamış arkadaşı Yağmur'u ziyarete gittik. Çınar Yağmur'un anne ve babasına 19 ay sonra yaşayacaklarının minik bir provasını yaptı, lezzetli kek ve poğaçalardan hapur hupur yedi, Yağmur'un odasını test etti, kitaplarını elden geçirdi... Ben de, bir yandan Çınar'ın peşinden koşarken, bir yandan da uzun zamandır görmediğim canım arkadaşımla hasret giderdim. Yetmedi tabii ikimize de... ama olsun, koca göbekli, en şirin halini kaçırmamış oldum ya, mutluyum kendi adıma :)

Bu arada, yine bol çocuklu ortamda bulunmanın hikmetidir diye düşünüyorum, minik adam tek başına merdiven çıkma ve kaydıraktan kayma işini başardı sonunda! Neredeyse 50 kere üst üste bu yeni keşfini pekiştirmesini izledik ama olsun, pek keyifliydi, ayakta dikilmemize de değdi! İnsanlık için küçük ama bizim için büyük bir adım; zira belimiz ve kolumuz kopmuştu artık pek de minik olmayan minik adamı parklarda kaydırağın tepesine kaldırmaya çalışmaktan!
Dönüşümüz de gidişimiz gibi oldu. Yine önce kitap, oyuncak, DVD -ama bu sefer Pembe Kurbağa Üç Küçük Kuzu oyunu; moladaki yemekten sonra tam uyku vaktinde müzik dinleyerek uyku. Kuzu mutlu ve huzurlu yolculuk geçirip de rahat rahat eve varınca, biz de huzur içinde koyduk başımızı yastığımıza...

Ve gökten üç elma düştü; biri oğlumun, biri bunu yazanın, biri de okuyanın başına...