18 Ocak 2011 Salı

Yemek Yerken İzlemek...

Evet, biz "yemek yerken Caillou izleyenlerden"iz. Ya da, öyleydik... ya da belki hala öyleyizdir. Bilmiyorum, kafam karışık!

Şimdi tutup da Çınar'ın yemek yemem-me hikayesini anlatmayacağım. Bir dizi olaylar sonucu, iş buralara kadar geldi. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu tartışmak için de yazmıyorum. Yalnızca, öğrendiğim bir şey paylaşmak istedim.

Bir süredir (son iki haftadır), Çınar'ın çiğnemesiyle ilgili sorun yaşıyorduk. Lokmayı ağzına alıyor ve yanağından difüzyonla midesine gitmesini umuyor sanırım...

Dün Hilal Hanım'a danıştığımda şöyle dedi:

TV ya da DVD izlemek -herneyse- çocukları bilişsel olarak çok meşgul eden bir iştir. Hipnotize olmuş gibi izlerler ve kendilerini kapatırlar. Yutmak reflekstir; yani, sıvı bir şeyler verirseniz "şuursuzca" yer. Ama çiğnemek de bilişsel bir iştir; ve zihin aynı anda iki bilişsel işle meşgul olamaz. Dolayısıyla, o anlarda çiğnemeyi bırakabilir.
Dedim ki, ama 1-2 aydır bunları izleyerek yemek yiyor; ama, yalnızca 2 haftadır bu çiğnememe olayı var?


Çünkü, dedi, büyüyor. Büyüdükçe daha çok anlıyor izlediği şeyi ve daha çok kanalize oluyor...
Önerisini sordum. Çünkü Çınar'ı oyalamadan poposunun üstünde tutmak gerçekten büyük mesela. 2-3 lokmadan sonra sıkılıp sandalyesinden kalkmak istiyor.

Küçük kızının de Çınar'a benzediğini; ama, bir şeyler izletmek yerine, bellir bir süreden sonra dolaşmasına izin verdiğini, bunu daha sağlıklı bulduğunu, söyledi.
Bilginize...

14 Ocak 2011 Cuma

Kakalar Nereye Gidiyor?

Şimdiye kadar tanıdığım en acayip çocuklardan biri olan Umut Barış'ın, annesine kakaların nereye gittiğini sorduğunu okuyunca, belki "işi bilen" olarak, Umut Barış ve diğer çocukların anlayabileceği biçimde bu sorusunu yanıtlayabilirim diye düşündüm. Ve bir öykü yazdım.

Sanırım, işin içinde olunca, insana "kaka ve çiş"ten bahsetmek çok normal geliyor... Ama normal insanlara o kadar da normal gelmeyebilir okudukları :)

Yine de, bir gün çocuklarınız böyle bir şey sorarsa size, ve ne diyeceğinizi bilemezseniz; aklınıza bu öykü gelsin...

NOT: Böyle sevimli resimler de bulsak çok iyi olabilirdi, ama Umut Barış'ın annesi ve ben bulamadık... katkıda bulunmak isteyenleri geri çevirmem ama!

--------------

Şimdi anlatacağım öykü, kakalarımızın serüveni...

Hani tuvalete onları gönderip, sifonu da çekip "hoşçakal kakalaaar" diyoruz ya... Peki nereye gidiyor bu kakalar?

Kaka kardeş, tuvalet kaydırağından "hooop" diye aşağı kayıp yerin altına gidiyor. Orada, büyük ve uzun borulardan oluşan kanalizasyon sistemine geçerek diğer kaka arkadaşlarıyla buluşuyor. Yalnız kakalar mı var o boruların içinde? Hayır! Çişler, lavabolardan, çamaşır ve bulaşık makinelerinden akıp gelen pasaklı sular da var... Bu ekip her gün buluşuyor böyle; kahkahayla, neşeyle ilerleyerek kocaman eğlenceli makinelerin, havuzların ve tankların olduğu atıksu arıtma tesisine gidiyorlar!

Atıksu arıtma tesisine vardıkları zaman, kapıda onları "Filtre Bey" karşılıyor. Bu neşeli ekibin arasına yanlışlıkla karışan tuvalet kağıtlarını, çocuk bezlerini almıyor içeri -çünkü onlar oyuncakları bozabilirler. Filtre Bey onları lunaparkın ilk oyuncağına gönderiyor: çöktürme tankı havuzları! Alt alta, üst üste diziliyorlar. Hani biz de havuza girmeden önce, üstümüzdeki kumlar gitsin diye duşa gireriz ya, bir sonraki adım olan havuza hazırlanıyorlar; kumlarından kurtuluyorlar!

Daha sonra kakalar, çişler ve pasaklı sular, hep birlikte havuza giriyorlar. Jakuzili bir havuz bu, alttan alttan hava üflüyor; fokur fokur kaynıyor! Ne eğlence! Yüzüyorlar, yüzüyorlar... Havuzda bizim gözümüzle göremeyeceğimiz kadar küçük canlılar var. Bakteriler, diyorlar onlara. Bakteriler kakaları, çişleri ve pasaklı suları temizliyorlar. Kirlerini söküp alıyorlar üstlerinden.

Havuzdan çıkınca, yeniden duş alıyorlar bizim kafadarlar. Hani üstlerinde kalan, bakterilerin gözünden kaçan bir şeyler varsa diye.

Artık tertemiz olmuş kakalar, çişler ve sular için şimdi denize girme vakti! Bazı şehirlerde, kendilerini mavi denizin serin sularına bırakıyor bu eğlenceli ekip... günü öyle bitiriyor! Bazı şehirlerde ise deli dolu akan nehirlere karışıp kano yapıyorlar!

Ve hep bir sonraki gün, aralarına karışacak yeni arkadaşlarını bekliyorlar.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Eski Yılın Son, Yeni Yılın İlk Hediyeleri...

2011'in nasıl geçeceği, gelişinden belli olmuş olsun diye umuyorum... Yıla o kadar güzel girdik ki ailecek (yanımda kocam, kucağımda oğlum, annemler, teyzemler -yılbaşına kalmasa da daha erken saatlerde kardeşim); hepbirlikte, neşeyle!

Ve böyle kalabalık olunca da, bir sürü hediyeyle! Tabii ki Çınar pastanın kaymağını yiyen kişi oldu evde. Her çocuğun olması gerektiği gibi...


Oyuncaklar, kitaplar, kıyafetler... ama bu yılın en özel hediyeleri babamdan geldi! Hem Çınar'a, hem de bize.

Babacım, her birimize (bana, Ahmet'e, anneme ve kardeşime) "Çınar yapraklı takvim" yaptırmış! Her ay bir sürü Çınar fotoğrafı masamda bana bakıyor olacak artık... Üstelik, o aya göre seçilmiş Çınar fotoları; geçen senenin o vakitlerinde çekilmiş... Hepimiz bayıldık takvimlerimize. Ama gerçekten güzel, öyle değil mi?




Çınar'ın hediyesi çok daha özel... Çınar'ın kahramanı olduğu bir kitap: "Çınar ve Oynamaya Gelen Gün"! Babam böyle ilginç şeyleri bulmak, öğrenmek ve uygulamak konusunda ustadır. Bu kitaplardan bir senedir haberdarız, Çınar'ın da bir tane olsun çok istiyorduk. Babam yeni yıl hediyesi olarak yaptırmış. Çınar çok şaşırdı görünce, sonra da çok hoşuna gitti! Şimdi sürekli onu okuyalım istiyor. Ben de okumaya doyamıyorum aslında; kahramanı oğlum olan bir kitabı okumak ne eğlenceli bir şeymiş!


Bir de tabii, benim "Beçitaş"lı oğlum, ilk gerçek Beşiktaş formasını aldı dayısından! Her ne kadar, amblemdeki kartala önce "martı" dese de, sonradan düzeltti! Formasını da öyle benimsedi ki, sabah gazetede Beşiktaşlı yeni oyuncuların formalarını gördüğünden "aynıçıı" bile dedi! Aşağıda, kendisinin yeni Q7 imajını görebilirsiniz...


Babama ve dayımıza çok teşekkürler!!! Hediyelerimizden belli; bu yıl çok özel ve güzel geçecek!