davranışlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
davranışlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2011 Çarşamba

Kurtarıcı Çınar Maceraları -3

Bizde "kurtarma araçları" maceraları bitmez!

Çınar'ın ambulans ve itfaiye arabası hasretini dindirmiştik; ancak, bir türlü "binebileceği" bir polis arabası ya da "çekici!" bulamamıştık!

Geçen ay, rutin haftasonu park gezimizi yaparken nazik bir polis memuru Çınar'a aracı göstermeyi kabul etti. Çınar aracın ışıklarını yaktırdı; yalnızca mavi ışık yanınca "kımınıyı da çalıttııır" buyurdu; neyse sonunda gönlü oldu! Pek heyecanlandı yavrum!


Gelin görün ki, arabamız bozulmadan herhangi bir çekiciye binme ihtimali olmadığından ve biz de arabamızın bozulmasını hiç istemediğimizden, kurtarma araçlarının "çekici" kısmı hayal olarak kalır sanıyorduk. Neyse ki imdadımıza kar ve Ersel Dayı yetişti :)

Ersel Dayımız şehrimize gelmek için son 10 yılın en şiddetli karını beklemiş, sağolsun. Annemlerin evinin önünde park ederken de, arkadaki demir park çubuğunu görmeyip arabanın tamponunu çubuğa takmış. Önce çok dertlendik araba yerinden kıpırdamıyor, nasıl olacak, diye... ama sonra, arabayı kurtarmak için çekicinin geleceğini öğrenince, içten içe sevindik (Ersel'cim, itiraf...). Uzun bir bekleyişten sonra çekici geldi. Oğlumun hayret ve korkuyla karışık bakışları arasında, "ıhışları nanarak" aracı bu zor durumdan kurtardı. Eh, oğlum da, direksiyonunu çeviremese de, kasasında birazcık yürüme fırsatı buldu!



Tabii sonra Çınar'ın gündemi tamamen Ersel'in arabası ve çekiciden ibaret hale geldi:

"Eeetel'in alabaçı boculmuuuş, kacayı oomuuuuş! (bu arada eller 'vah vah' şeklinde birbirine çarpılır) Toona, çetici deelmiiiş. Amaaa, çetici biradık aggınmış, çüntüüü, Eetel'in alabaçını az kaasın deviliyoomuuuş (arabaya arkadan müdahale edilemediği için yana eğerek kurtardılar da, biz de 'ay aman devirmesinler' diye izlerken duymuş olacak...)"

Kaçınılmaz olarak bu olaydan sonra arkadaşa bir adet de çekici alındı (ben kaçınabilirdim; sorumlusu anneanne&dededir). Şimdi ha bire arabalar "kacayı oluyor", "çetici" de gelip onları kurtarıyor!


"Kacayı olan" arabalar -ne yazık ki içlerinde bir ambulans da var- ve onları kurtarmaya gelen çekici; eşlik eden polis arabası...

Aslında, gerçek hayatta gördüklerini canlandırarak oyun kuruyor olması da pek hoşuma gidiyor, laf aramızda... Büyüyor, gerçekten büyüyor!

11 Kasım 2010 Perşembe

Dersi Derste Dinliyormuş...

Yuvamızı çok sevdiğimi daha önce söylemiştim, değil mi?

Çınar'a iyi geliyor, orası zaten kesin! Ve zaten bu yüzden seviyorum... ama bana da iyi geliyor! Hem de çok; o yüzden, daha da çok seviyorum yuvamızı, öğretmenlerimizi, Selin Hanım'ı, Hilal Hanım'ı...

Bugün veli toplantısı vardı. Ama geçen seferki gibi toplu değil, çok şükür ki ritim çalışıp rezil de olmadık! Bire bir veli görüşmesiydi. Ve ben, son zamanlarda yine kimselerin (bu kimseler tamamen okul dışından) dilinden düşüremediği "çook hareketli, dediğim dedik, tutturdu mu vaz geçirmek imkansız" etiketlerinden dolayı epey gergindim. Ve hatta "gerçekten zapt edemiyorum; acaba sınır koyma konusunda başarısız mıyız? özgür bırakalım derken çok mu fazla başına buyruk davranmasına neden oluyorz? acaba okulda kurallara uyma konusunda sıkıntı yaşıyor mu? ya da bu yaşta kurallara uymalı mı?" düşünceleri yine beni esir almıştı! (NOT: Ben buyum arkadaşlar, her ne kadar Çınar'ın yuvaya gitmesiyle birlikte bir nebze olsun kendimi törpüleyebilsem de, birden vazgeçemiyor insan huylarından... yavaş yavaş olacak ama, inanıyorum...)

Uzatmadan devam edeyim, Hilal Hanım, Selin Hanım ve Çınar'ın öğretmeni Alev Hanım'la endişelerimi(zi -her ne kadar babasının olmasa da) paylaştık. Ve onlardan harika geri bildirimler aldık. İşin uzmanlarından duyduklarımızdan sonra, artık önüne gelen Çınar için istediği etiketi kullanabilir; ama kimse kusura bakmasın, bir kulağımdan girecek, öbüründen çıkacak (söz):

1- "Herkes çok hareketli diyor" dediğimde, hepsi birden "ne güzel!" dediler. Sonuçta evet, yapı olarak hareketli, ama bunun yanında coşkulu, neşeli, merakı ve oyuncu olduğunu da söylediler. Bahçedeki hayvanları merakla inceleyen, çocuk parkındaki tüm fiziksel aletleri deneyen, kendi sınırlarını keşfetmekten korkmayan bir çocuk(muş) Çınar. Hareketli olmasının yanında, ilgisini uzun süre bir noktada toplayabildiğinden, toddler sınıfındaki materyallere artık amaçlarını anlamak için yaklaştığından ve hatta ne işe yaradıklarını öğrenmeyi talep ettiğinden, toplu sohbet zamanlarına, ritim dersine -henüz uzaktan da olsa- katıldığından ve ona bir şey anlatıldığında gözlerini koca koca açarak ilgiyle dinlediğinden de bahsettiler. Ve hatta, sınıfa fırtına gibi daldığında, onu nasıl yerine oturtabileceklerini de bulmuşlar: "Çınaar, gel kitap okuyalım" diyerek! Hatta, Çınar'ın bu kitap sevgisi, "kankası" Aiace'ye de örnek olmuş. Aiace daha önceleri kitapla pek ilgilenmezken, şimdi ikisi birden öğretmenlerinin kucağına oturup öykü dinliyorlarmış.

Hpesinin birden "zaten 'oku' Çınar'ın kelimesi, bu ara herkese herşeyi okutmakla meşgul" dediği noktada gözlerim biraz yaşardı, evet...

2- Tüm bunların yanında Hilal Hanım, her çocuğun yaş döneminin getirdiği gereklilikleri doyasıya yaşaması gerektiğini de söyledi. Yani hareketliyse, bu dönemde atlayıp zıplamak, kudurmak onu mutlu ediyorsa, ihtiyacı budur; ve bunun engellenmesi, ileride çok daha fazla sıkıntıya yol açar, dedi. Yani atlasın, zıplasın, içinden geldiği gibi davransın/oynasın. Tatmin olsun ve bir sonraki aşamaya geçsin -artık o her ne ise...

Ve "nasıl yerinde uslu uslu oturan çocuğa 'hadi kalk sen de az azıcık' demeniz saçmaysa, hareketli çocuklara da 'azıcık otur yerine' demeniz de aynı şekilde saçma" diye de bağladı.

3- Bu hareket konusuyla bağlantılı olarak, 2-2,5 yaş toddler grubunun oyun alanını bayramdan sonra yeniden düzenleyeceklerini ve daha çok fiziksel harekete imkan tanıyacak atlama, zıplama, tırmanma oyuncakları koyacaklarını söyledi. Çünkü, bu yaşta bedenlerini ve yapabileceklerini keşfetmekten büyük haz alıyorlarmış. Ve benim çok hoşuma giden bir şey söyledi:
"Önce kendilerini keşfedecekler ki, sonradan kontrol edebilsinler!"
Kesinlikle! Bir şeyin mekanizmasını öğrenmeden onu kullanmamız mümkün değil, değil mi? Yeteneklerimizi bilmeden bir işe girişemeyiz. Aslında bebekliğimizi, çocukluğumuzu hatırlayabilsek, ne güzel olurdu. Herşeyi nasıl da adım adım yapmışız. Fırsat verildiği ölçüde tabii... Şimdi bizim Çınar'a, kendi bedenini tanıma fırsatı vermemiz lazım ki, sonraki aşamalar gelsin (yani, durulacak yerde durmayı, kural denen şeylere uymayı vs öğrensin).

 4- Kurallar, disiplin, sınırlar konusundaki endişemizi de giderdiler sağolsunlar. Daha çok küçük olduğunu, şu an içinden geldiği gibi yaşamasının, kendisine ve etrafına zarar vermediği sürece yapabileceği şeyleri yapmasının öneminden, gerekliliğinden bahsettiler. Biz de anne-baba olarak bu mantıktayız. Kendisine ve çevresine zararı yoksa, istediği şeyi yapmasına izin veriyoruz. "Fazla mı izin veriyoruz?" diye düşünüyorduk, fazla değilmiş. Özgüveni açısından bu, en iyisiymiş.

5- Evdeki cam sehpayı takıntı haline getirdiğini, cam kırılıp ona bir zarar verecek diye korktuğumuzdan sürekli uyardığımızı ve en sonunda sehpayı kaldırdığımızı söylediğimizde de, Hilal Hanım kararımızı doğru buldu. Halbuki ben "tüm hayatınızı ona göre düzenlemeyin" gibi bir yanıt bekliyordum. "Saplantı haline getirmişse ve ona zarar verecekse, zarar verecek şeyi ortadan kaldırmak en doğrusudur." dedi. 

6- Aslında doğduğundan beri yaşamımızı Çınar'a göre düzenliyoruz. Bundan da gocunmuyoruz. Çünkü daha çok küçük ve onun yaşamını bir düzene sokmak adına yapıyoruz bunları. Örneğin, onun uyku saatinde dışarıda bir yerlerde olmuyoruz, yemek saatlerine özen gösteriyoruz, vs vs... Ve tabii, çocuğu mutsuz etmek için doğurmadık, onun hoşlanmayacağı ortamlarda bulunmaktan kaçınıyoruz. Çünkü, onun hoşlanmadığı bir ortamdan, anne-baba olarak (çıkaracağı arızalardan dolayı) keyif almamız zaten mümkün olmuyor!

Ki Hilal Hanım ve Selin Hanım da bunun böyle olması gerektiğinden, çocuğu mutlu edecek, enerjisini atacağı, keyif alacağı ortamlarda bulunmasının hem kendisi hem de tüm ev halkı için çok daha yararlı olduğundan, bu yaşlarda düzenini korumanın ilerideki yaşamının da daha düzenli ve huzurlu olması için ilk adım olduğundan bahsettiler.

7- Ve kurallar konusunda, hepsi henüz erken olduğunu söylediler. Şimdi "seçim" aşamasında Çınar. Yani, ipler onun elinde. Ama seçenekler sunuluyor. Aslında, "bizim belirlediğimiz sınırlar içinde kendi kararlarını veriyor". Yani "okunan kitabı mı dinlemek istersin, oyuncakla oynamak mı?", "bu aktiviteyi mi yapmak istersin, dışarıda dolaşmak mı?" gibi. Böyle böyle sanırım işleyişi kavrayacak, düzeni öğrenecek, kendi tercihlerinin farkında olacak ve sonunda da belirlediği tercihin gerektirdiği "kuralara" uyacak. Ama bunun için daha zamanı var...

8- Tuvaletle ilgili ne düşünüyorsunuz, diye sordu Hilal Hanım bana. Ben de henüz Çınar'dan sinyal göremediğimi, bahara kadar bekleyebileceğimi, ama sinyal alırsam da başlayabileceğimi, söyledim. Doğru tahlil etmişim "gerçekten beziyle mutlu" dedi. O zaman, zorlamanın anlamı olmadığına karar verdik hepimiz. Gerçekten de, ne zaman Çınar'dan ilk adımı beklesem ve ondan sonra harekete geçsem, hep güzel sonuç alıyorum. Bu konuda da hislerime güvenmeye devam edeceğim...

Kısacası, "Çınar çok normal, fiziksel gelişimi gayet güzel giden, coşkulu, hareketli, yaşını geldiği gibi, olması gerektiği gibi yaşayan bir 2 yaş çocuğu" imiş. Bu yaş grubu için sanırım bu "dersi derste dinliyor" demek :)

Yine beni mutlu eden, rahatlatan, endişelerimi gideren ve yeni şeyler öğrenmemi sağlayan bir görüşmeydi özetle...

Ve yine, oğlum iyi ki böyle profesyonellere emanet, dedim!

23 Ağustos 2010 Pazartesi

İtiraf Zamanı

Bunu ara ara yapsam iyi olur... Hem kendime gelirim, hem belki, benim gibi olan anneler varsa, onların da düşünmesini sağlayabilirim... Gördüğüm kadarıyla yok ama, olsun :)

----------

İtiraf ediyorum, ben Çınar'a yumurtanın beyazını yedirmiyor-dum. Kendim sevmediğim için, ve zaten kusmaya meyilli olduğundan, kusmasın diye...

Geçen cumartesi gecesi Evren, Anneyazar ve Sibel topluca "neeee, saçmalama, versene çocuğa beyazını" diye carladılar da, ben de söz dinleyen insan olarak geçenlerde verdim. Haşlanmış yumurta beyazı, "bu ne ki?" bile demeden yedi! Ve hala haşlanmış yumurtasını sütle ezip veriyordum, boğazına takılmasın da yesin diye, beyazını verdiğim gün ezmeden verdim, löp löp yedi. Hatta bakın, ne kadar çok sevdi:

Aynı şekilde, dün akşam taze fasülyeyi birazcık rondodan çekip verdim... çiğnemesi uzun sürüyor, yemekten sıkılıp da yememezlik etmesin, diye. Ama yuvada da öğlen etli taze fasülye yemişler, ezilmediği halde hepsini yemiş (NOT: Yuvada yapılan şeylerin hiçbirinin evde de yapılacağının garantisi yok gerçi, oranın dinamiği bambaşka...). Fasülyenin üstüne de bir kase makarna yedi; kendisi, zevkle.

Tuvalet eğitimi vermeye korktuğum için "sinyal bekliyorum" diyorum.

Geçen gece yatağında uyumak istedi, ayakta değil! 10 dk kadar uğraştım, belki uyuyacaktı ama, aman süreç uzamasın, erkenden uyusun diye ayağıma aldım! (Gerçi, dün gece de yatağında uyumak istedi. Bu sefer, ne kadar uzarsa uzasın, yatağında uyutacaktım... ama yaklaşık 15 dk sonra "anne, akka" dedi -meali: "anne, ayağında salla." Talep gelince, yaptım. 5 dakika sonra uyumuştu...)

Başka türlü yemek yemiyor diye, kendi videolarına bakıyoruz yemekte. Ve aslında daha yemeğe başlamadan, açıyoruz bilgisayarı, koyuyoruz önüne. Yani, denemiyorum bile! Geçen gün babaannesi ve dedesi bizdeydi, balkonda yemek yerken, Çınar da yanımızda, mama sandalyesinde oyalanıyordu. Onun yemek vakti için biraz erken olduğundan, önce ben yemeğimi yiyeyim, sonra ona yediririm diye düşünmüştüm ama, çok sevdiği tarhana çorbasını görünce, elimi tutup kaşığı kendine çevirdi. Ve hiçbir şeyle oyalanmadan hapur hupur çorbasını (ya da çorbamı) ve yoğurdunu bitirdi. Ama sonraki günlerde o kadar rahat yemedi. Ben de kendime, her seferinde deneyeceğim, diye söz verdim.

Daha düşünsem, kesin başka şeyler bulurum... ama bunlar ilk başta aklıma gelenler. Bunların hiçbiri beni -ya da bir başkasını- kötü anne yapmaz. Ama, bunları yaptığımı kabul etmek ve yavaş yavaş da olsa değiştirmeye çalışmak iyi bir şeydir, diye düşünüyorum.

15 Mart 2010 Pazartesi

Anneliğin Korkutucu Halleri

Bunu bir yerde okudum, ama neresi hatırlamıyorum... bir soruydu aslında galiba, "anne olduğunuzdan beri kendinizi her an atakta dişi bir kaplan gibi hissediyor musunuz?" diye. Sorunun yanıtı büyük harflerle EVET! Oğlumu ben koruyamazsam, ihtiyacı olan şeyleri ona ben sağlayamazsam dünyada hiç kimse yapamayacakmış gibi geliyor. Minik adam daha bebekken bu duygular daha yoğundu. Sonradan geçiyor, normale dönüyorum sanmıştım; ama, şekil değiştiriyormuş meğer!

Cuma akşamı anane, baba, anne, minik adam ekip olarak 365'teydik. Minik Adam'ın en sevdiği yer, çünkü üst katta "uf uf"a (trene, çufçuf), Smart Play'de "eeeııınnnnn"lara (araba) binebiliyor, Smyk'da oyuncaklarla oynayabiliyor, top havuzunda tepinebiliyor... Ben bu kadar çocuk dostu bir alışveriş merkezi daha bilmiyorum Ankara'da. Bunların yanına şimdi bir de yemek yenecek alanın ortasına çocuk oyun alanı yapmışlar. Aileler yarım daire şeklinde tasarlanmış barda yemek yerken, çocuklar da barın iç kısmında duvara monte oyuncaklarla oynayabiliyorlar. Böylece yemek yerken etrafa saçılmış çocuklarınızın peşinde koşmak zorunda kalmıyorsunuz :)) Anlatamadın, diyorsanız, aşağıdaki resme bir göz atıverin...


Şimdi, konunun girişle ilgisi şu: Cuma akşamı bizim minik adam da trene, arabalara bindi, oyuncaklarla oynadıi top havuzunda tepindi. E sonra anane, baba ve annenin karnı acıktı (minik adam daha yeni muzlu süt içtiği için o toktu). Dolayısıyla, biz de bu yeni hizmetten yararlanıp kendisini oyun alanına koyarak yemek yemeye başladık. Alanda yaşça en küçük çocuk bizimkiydi. Zaten böyle çocuk kalabalığına alışık değil, önce bir afalladı, ama sonra alışıp araya kaynamaya çalıştı. Tabii, daha büyük ve "deneyimli" çocuklardan pek fırsat bulamadı. Kuzu kuzu sırasını bekledi; çoğunlukla da, sırası geldiğinde de tam oynarken yine biraz daha büyük bir çocuk bizim miniği iteleyip sırayı aldı. Hiç ses etmedi yavrucuğum, yine beklemeye devam etti (bkz. aşağıdaki resim).


Ve fekat ben, içimdeki dişi kaplanın saldırı pozisyonuna geçtiğini hissettim ve kendimden korktum! Hatta kendimi anneme ve sevgili eşime "o zaman ben gideyim, şu büyük çocuğu kenara ittirip gelivereyim" derken yakaladım! Yok hayır, yapmadım sevgili okur, müsterih olun, ama ramak kaldı! Dokunmadık hiç, sürece müdahale etmedik. Kendisi başının çaresine baksın, dedik. Ama zor tuttum kendimi. Ne korkutucu bu annelik halleri! "Kendisi halletmeyi öğrensin" diyor beynin ama yüreğin "git, dağıt çocukların hepsini, hep çocuğun oynasın, mutlu olsun" diyor. Sonra beynin yine "hayır, şimdi mutlu olur; ama, sonra bunu hep senden bekleyecek... ve bir gün sen olmadığında, o zaman ne olacak?" diyor. Kalbini susturup, beynine hak veriyorsun. İçin yanıyor, ama doğrusu bu. Uzun vadede minik adamı mutlu edecek şey bu!

Yalnız son zamanlarda bulunduğum bir kaç ortamda, beynini dinleyen tek anne benmişim gibi geliyor. Sitenin çocuk parkında, ya da böyle oyun alanlarında. Hep de 2-3 yaş civarı çocukların anneleri, pedagoglar falan mı böyle tavsiye ediyor bilemiyorum, ama çocuklarının hiçbir hareketine ses çıkarmıyorlar. Geçen yaz mesela, sitenin parkına indik, Çınar salıncak delisi. İki salıncak var; biri boş, diğerinde 2 yaş civarı bir kız çocuğu sallanıyor. Tam bizim minik adam kurulmuştu ki salıncağa, bir feryat "meniiiiiimmmmmm!!!! insin salıncağımdan!!!!" Ben güldüm, annesinin konuyu açıklamasını bekledim, ama tık yok. Yeniden aynı feryat. "Tamam o zaman, biz kaydıraktan kayalım, sen sallan, sonra da biz sallanırız" dedim. "Haaayıııırrrrrr, kaydırak da meniiimmmmmm!" Şimdi, benim dişi kaplan kıpırdanıyor içerde, ama tasmasından tutuyorum hala, bekliyorum ki anne "birşeyler" desin. Dedi de, şunu: "Hehe, bu aralar böyleyiz; iki yaş bunalımı var ya, işte herşey onun sanıyor..." Şimdi sevgili anne, tamam, vır vır vır sürekli konuşma yapma çocuğuna; evet, 2 yaş, "terrible two (belalı iki)" hepimizin başına gelecek, göreceğiz... de, o bunalımdan çocuğun sağlam bir birey olarak çıkması için senin ona bazı şeyleri anlatman, doğrusunu öğretmen gerekmiyor mu? Yoksa bu horrible three, fucking four olarak devam eder (ben bunu bir blogda okudum, acayip hoşuma gitti, google'dan arayacağım şimdi, ama bulamaz da link veremezsem, affetsin beni o blogger lütfen).

Hadi yine bu anne, diyalog kuran sınıftandı. Geçen cuma olduğu gibi, kurmayan sınıftan olanlar da var. 5-6 yaşlarında bir erkek çocuk, dört dönüyor oyun alanında. Bir ara, Çınar ayağının altına denk geldi, kattı önüne sürükledi. Ben yine müdahale etmedim, ama isterdim ki annesi "oğlum, bak bu senden çok küçük bir bebek, biraz daha dikkatli ol" desin. Minik adam düşmedi, mızırdanmadı da. Ama, ben yine, "ben olsam böyle yapmazdım" dedim. Kızdım. Kızmamalıyım, biliyorum... ama işte bu da, anneliğin korkutucu hallerinden biri. Ve ben bu dertten çok muzdaripim!

Bütün bunları bana içimdeki dişi kaplan mı yazdırdı, beynim mi bilemiyorum! Belki ortak çalışmalarıdır -ne bileyim, annelik de böyle bir şeydir belki... Ve şunu biliyorum, tabii ki herşeyine müdahale etmeyeceğim oğlumun. Hayatın içinde mücadele de var, yaşayarak öğrenmesi en güzeli. Ama, doğru davranmak, iyi insan olmak, çevresine saygılı olmak nedir anlatamayacaksam, annesi olarak ne işe yararım ki?