davranış biçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
davranış biçimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ekim 2010 Salı

Oyuncak Dünyası

İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir, derler ya, ben de ne zaman çocuk bakımı/psikolojisi ile ilgili birşeye taksam, bir uzman pedagog yazısı ya da iyi bir bebek/çocuk bakımı kitabıyla karşılaşıyorum. Bu sefer, Çınar'ın oyuncak bolluğuna ve oyuncakları sadeleştirmeye, Çınar'a daha uygun olanları seçmeye/ayırmaya takmıştım kafamı ki Nurturia'dan erenim'in önerdiği şu yazıya rastaldım. Uzman Pedagog Gülsüm Gencay "iyi ve kötü oyuncakları" anlatmış, anne-babalara bazı önerilerde bulunmuş. Açıkçası, Çınar'ın odasını (daha doğrusu oyuncaklarını) yeniden düzenlerken çok işime yaradı önerileri... Şekiller üzerinden anlatarak sizinle de paylaşmak istedim.

Şu aşağıda görmüş olduğunuz fotoğraf, Çınar'ın düzenlemeden önceki oyuncak kalabalığına ait! Ve bu, buzdağının görünen yüzü... Bir alttaki fotoğrafta da, buzdağının denizin altındaki kısmını görebilirsiniz! Şimdi, buradaki yanlışları, Pedagog Gülsüm Gencay'ın gözünden anlatayım:



Öncelikle, oyuncakların iki gruba ayrıldığı bilgisini vermek lazım: yapılandırılmış ve yapılandırılmamış. Yapılandırılmış oyuncaklar, formu hazır, nasıl oynanacağı açıkça belli olan oyuncaklar; araba, ev, müzikli oyuncaklar, vb. Aslında bunlar için "hayal gücüne yer vermeyen oyuncak" tanımlaması yapılmış ama ben katılmıyorum. Her oyuncak çocuğun hayal gücünü kullanmasına yardımcı olur bence. Yapılandırılmamış oyuncak ise oyun hamurları, lego gibi, formu hazır olmayan, çocuğun kendisinin geliştireceği oyuncaklar. İşte bu iki gruptan da ortamda bir kaç tane olması yeterliymiş. Yani bizim fotoğraftaki gibi elli tane arabayı, 5 çeşit legoyu aynı anda bulundurmaya gerek yokmuş. Hatta gereksiz kalabalık, dikkati yönlendirmek anlamında da çocuğu olumsuz etkiliyormuş.

Peki, sürekli önümüze yeni oyuncak alternatifleri sunulurken evi doldurmadan nasıl duracağız? Çocuğumuzun iyiliği için, doyumsuz  bir birey olmaması için tutacağız kendimizi. Hatta hem biz, hem de anneanne, babaanne, dedeler, teyzeler, halalar, dayılar, amcalar... Bir kere, çocuk büyüdükçe oyuncak alımının belli aralıklara getirilmesi gerekiyormuş. Mesela, 2 yaşından sonra, çocuğunuzdan gelen oyuncak taleplerine "en fazla haftada bir" diye bir sınır koymak; hatta 3-4 yaştan sonra bunu ayda bire kadar düşürmek sağlıklıymış. Tabii bu noktada, yukarıda saydığım aile grubunu da uyarmak lazım. Anne-babaya istediği oyuncağı aldıramayan çocuğun bu aile grubunun herhangi bir ferdine oyuncağı aldırması yalnızca bir çıkar ilişkisi tesis etmesine yarıyormuş. Burada çok vurucu bir cümle var:

"Bu [aileden birinin çocuğa her istediğini alması] biz farkında bile olmadan çocuğa çok kötü bir yön kazandırıyor. [...] Sizi kullanmayı seviyor. Sizinle oynamayı ya da vakit geçirmeyi sevmiyor; çünkü bunları bilmiyor. Ama sizin oyuncak getirdiğinizi biliyor, dolayısıyla sizden oyuncak isteyebileceğini biliyor."
Yani aslında anlık sevgi gösterilerinin cazibesine kapılmamak lazım; iki taraf için de iyi değil!

Benim en çok takıldığım noktalardan biri, "belki bununla yine bir gün oynar" diye oyuncakları evde tutmaktı. Ama, çocuğun ilgisinin kaybolduğu noktada oyuncağın uzaklaştırılması gerekiyormuş. Amaç aynı: gereksiz kalabalığı önlemek. Bunun üzerine, artık Çınar'a hitap etmeyecek bir sürü gereksiz oyuncağı geri dönüşüme yolladık. Düzgün olan bir kısım "bebek" oyuncaklarını da kuzen Bahar'a gönderilmek üzere ayırdık. Bu vesileyle, bir türlü kaldıramadığım aslanlı yürüme arabasını da emekliye ayırmış olduk!

Bir de, büyük oyuncak konusu var. Eve alınan kaydıraklar, salıncaklar, çadırlar, atlar, vs vs... Bunlarla ilgili ilginç bir yorumu var Sn. Gencay'ın. Diyor ki:

"Bunlarla çocuğu yalnızlaştırıyoruz. Beğendiği herşeyi eve alarak onu daha çok eve kapatıyoruz. Evde enerjisini harcayamıyor ve sakinleşemiyor. Çünkü oluşan sosyalleşme ihtiyacını, sunduğumuz oyuncaklarla baltalıyoruz. Bunun yerine götürüp parkta oynatmak ve başka çocuklarla oynamasını, sosyalleşmesini sağlamak daha yerinde olur."
Bunu okuduktan sonra da evdeki sallanan tahta at emekliye ayrıldı... zaten uzunca bir süredir yalnızca dekoratif ya da akrobatik (üzerine çıkıp tek ayak durmaya çalışmak gibi) amaçlı kullanılıyordu.

Bir de, yine endişelendiğim "sürekli aynı tip oyuncakla oynamak isteme ve dolayısıyla oyuncak seçerken ailenin bu tipe yönlenmesi" durumundan bahsetmiş. Mesela, bizimki gibi sürekli arabayla oynayan çocuğa renkleri de onun üzerinden öğreterek ilgiyi dağıtmak iyi bir fikirmiş. Ya da, 1 saat arabayla oynuyorsa, "hadi 10 dakika da yapbozla oynayalım" deyip, çeşidi bizim sunmamız, zihnen etkinliği çeşitlendirmemiz gerekiyormuş. Böylece, uzun vadede tek tipe odaklanma yaşamasını engellemek mümkünmüş.

Bizim arkadaşın "bavuuu" merakı herkes tarafından biliniyor. Çok seviyor gerçekten. Ama bir baktım, ortalık bavuu dolmuş. Ben de, oyuncakları ayırırken, işlevsel "bavuu"ların bir kısmını ortada bıraktım, bir kısmını da, daha sonra ortaya çıkarmak üzere "sirkülasyon sepetine" koydum. Fotoğrafta görünen kocaman bavuu ailesi sirkülasyona dahil değil, çünkü onlara aşık! Lego tarzı taşıt Mega Block'ları ve yap-boz tarzı ördekli Duplo'yu "lego yapmaya teşvik" olarak bırakıp, yalnızca tekerlekleriyle ilgilendiği çöp kamyonu Duplo'sunu ve hiç ilgilenmediği çiftlik Duplo'sunu biraz ortadan yok ettim. Takılması çok zor olan Clippolar da sonraki bir zaman için sepete konuldu. Bir tane şekilleri-delikten-geçir oyuncağı bıraktım. Sayılar ve şekilleri güzel anlatıyor. İlgisini çekmeye başladı bu ara. Bir de, bir hikaye kurarark oyun oynamak için çiftlik hayvanları setimizi çıkardım ortaya (turuncu karton kutuda).

sadeleştirilmiş oyuncak dolabı

oyuncak sirkülasyonu kutuları

Minik araba koleksiyonumuzun bir kısmını kaldırmadım -Hilal'den aldığım keçeden şahane otoyol halısı gelince çok eğleneceğiz çünkü! Son olarak, dedesi Çınar'a  ahşap bir tamir seti almış (bkz. resim). Anneannesindeki bozuk asansör yüzünden tamir işine takmış durumda. Zaten, bayılıyor eline tornavida vs alıp vida sıkıştırmaya -babası kılıklı! Tamir etsin dursun bakalım, altın bilezik! (Muhtemelen bu ikisi gelince, ördekli Duplo'yu ve belki de çiftlik setini kaldıracağım ortadan).

Ara Not: Evet, kaldırdım. Yerine tamir setini ve dedesinin tamir setiyle birlikte aldığı bloklardan yap boz itfaiye arabasını (sol alt bölme, en soldaki oyuncak) koydum. Bkz, üstteki fotoğraf. Hilal'in oyun halısı salondaki orta sehpanın üstünde şimdi, sehpanın üstüne çıkmamaya, onun yerine orada arabalarıyla oynamaya teşvik amaçlı :)


Fotoğraftaki bebek ve ayıcığı soracak olursanız, bebek bizim emektar Aliş'imiz. Göğsüne bastırınca öksürüyor. Onunla ve ayıcıkla doktorculuk taklit oyunu oynamayı ve vücudun kısımlarını öğretmeyi planlıyorum -bir taşla iki kuş. Erkek çocuklarının bu amaçla -süslü püslü olmadığı sürece- bebeklerle oynaması da sağlıklı bir durummuş. Hatta, bebekler yerine kuklaları daha çok öneriyor Sn. Gencay. Taklit oyunları da, hem empati kurmayı sağlıyormuş, hem de hayal gücünü geliştiriyormuş.

Yazıda aslında çok bilgi var; mesela, bilgisayar oyunları, bu oyunların sürelerinin ayarlanması ve bunu çocuğa anlatılmasıyla ilgili. İlgileniyorsanız, yazının sonlarına doğru bir göz atmanızı öneririm. Ama benim son olarak aktarmak istediğim, iyi ve kötü oyuncak ayrımını nasıl yapacağımız.

Bir kere, yaş grubuna uygun oyuncak önemli. Yani, çok küçük yaştaki bir çocuğa, ağzına atabileceği küçüklükte bir oyuncak alıyorsak, kötü oyuncak almış oluyoruz.

Sonra, çok iyi bir oyuncağın bile, evde 20 çeşidi olduğunda, artık kötü oyuncak olacağını söylüyor Sn. Gencay. Bu, çocuğu tek tip oyuna yönlendiriyormuş.

İyi oyuncağın materyalinin çok kaliteli olması önemli! Yani, ucuzundan 10 tane alacağımıza, kaliteli malzemeden yapılmış 2 tane pahalı oyuncak çocuğumuz için her anlamda (hem nitelik, hem nicelik) daha yararlı! (Bunu aklımda tutmalıyım!) Yapılandırılmış ve yapılandırılmamış oyuncakların evde çeşitli şekillerde bulunmasını sağlamalı, oyuncak seçerken çok yönlü kullanılmasına dikkat etmeliymişiz. Örneğin;

"[...] hem doldurup hem boşaltarak, hem çekiştirerek oynayabiliyorsa, içinde ne olduğunu merak edip incelemek istiyorsa, o çocukta o merakı uyandırabiliyorsa, ve bu merakı uyandırırken çocuğun kullanımına uygun bir ürünse, bu iyi bir oyuncaktır."

diyor Sn. Gencay. Ama, çok kaliteli görünen bir ürün, üç yaş için hazırlanmış ama beş yaşındaki bir çocuğun kullanabileceği beceriye yönelik işlev verilmişse, bu kötü bir oyuncakmış. Çünkü, zihinsel olarak üç yaşa, fiziksel olarak beş yaşa hitap ediyormuş. Bu aslında önemli bir nokta. Çocuğumuzun içinde bulunduğu aya göre başarabileceklerini ya da ilgi alanlarını hesaplamadan oyuncak seçmemek gerektiğini bir kez daha hatırlatmış oluyor bize...

Özetlemeye çalıştığım bu röportaj, bana oyuncak seçimi, evdeki oyuncakların düzenlenmesi ve Çınar'ın ilgisini yönlendirmekle ilgil çok güzel fikirler verdi! Umarım, benim de size bir yararım olmuştur. Yine de, geniş bir zamanınızda, yazının tamamını okumanızı öneririm!

Bol oyunlu günler!

8 Ekim 2010 Cuma

Tekerlek

(Kitap notlarını yazmaya devam edeceğim; ama, önce reklamlar...)

Çınar'ın "yere yatarak araba/bavuu sürmesi" ve "yoldaki bavuuların tekerleklerine çömelip çömelip bakması" meşhurdur. Ev/havuz/park/AVM/okkul... kısacası mekan ayırd etmez, yatar yere, dakikalarca arabayı sürer, tekerleklerine bakar... bakaaar... bakaaaar...

Hatta Damla, Sapanca'da "hipnotize olmuş gibi bakıyordu tekerleğin dönüşüne, fille taciz edeyim dedim, başaramadım" demişti.

Ben ise, Çınar'ın yalnızca tekerleklerle ilgilenmesi yüzünden epeyce bir endişelenmiş, evde "benden başka kimse bu çocuk için endişelenmiyor, kimse gelişimiyle ilgilenmiyor" diye hır çıkarmış ve hatta o "bavuu"ların hepsini fırlatıp atmayı bile düşünmüştüm (ara ara geliyorlar bana, evet...).



Ama geçenlerde ilginç bir şey oldu. Arabada giderken yanımızdan bir otobüs geçti. Çınar önce heyecanla "öbböööö, büyüüüttt!! (otobüs, büyük)" dedi, sonra da "teteeeleee" deyip kendi ayaklarını gösterdi!!!
Ayak-tekerlek bağlantısını kurduğuna da, bunu algılayacak kadar büyümüş olduğuna da inanamadım! Ama tekrar tekrar aynı şeyi yapıp söyleyince, ikna oldum...

Demek ki, çocukların yaptıkları herşeyin, onlar için bir amacı varmış...

Aslında oynadıkları her oyun, yeni bir şey öğrenmelerini sağlıyormuş.

Ve çocuğum boşuna saatlerce tekerlekleri incelemiyormuş!

En önemli çıkarım da, annesi biraz daha soğukkanlı ve daha az takıntılı olmalıymış!

2 Ekim 2010 Cumartesi

Eziyeti Bana Mı?

Bu yazıyı daha önce yazmaya niyetlenmiştim; ama, tatil dönüşü, Sapanca, doğumgünü derken unutmuşum... Oğlumun ayrı anne ikizinin annesi canım Nil'imin şu yazısından sonra hatırladım... İlham ve hatırlatma için teşekkürler Nil'cim :)

(Not: Sapanca'yı ve doğumgününü de yazacağım en kısa zamanda, sırayla gitmeye çalışıyorum...)

-------------

Biz, Eylül ortasında, ilk defa veli toplantısına gittik Ahmet'le! Anne-baba olmuştuk, veli de olduk böylece. Aslında, Binbir Çiçek'in düzenlediği "sene başı, velilerle tanışma toplantısı"ydı. Öyle olduğunu da, arkadaşım Burcu'yla "ay bizim çocuğun durumu nasıl acaba, dersi derste dinliyor mu?" diye kıkırdaşırken, Hilal Hanım'ın da gülerek "sohbetimize" katılmasıyla öğrenmiş olduk (Hayır, ne bekliyorduk gerçekten, bilemiyorum. Bir de, böyle ortamlarda, velilerin çocuklardan daha cıvıtık olması ilginç, değil mi?).

Kısaca toplantıyı anlatmam gerekirse, pastalı, börekli, çörekli ve "oyun"lu bir tanışma toplantısıydı! Hilal Hanım bize oyunlar oynattı (yuvanın havasını solumamız, çocukların neler yaptığını anlamamız içinmiş), ritim öğretmenleri Serkan Bey "müzik" yaptırdı! (Ve bu veli topluluğunun ne müziğe ne ritme karşı zırnık yeteneği olmadığını da böylece keşfetmiş olduk... çocuklarımız da bize çektiyse adamcağıza acırım!). Aralarda Hilal Hanım, yuvanın genel işleyişinden, bu sene yapmayı planladıkları etkinliklerden ve derslerden, anne-baba olarak bizden beklentilerinden bahsetti (biz beklentilerimizi Ekim ayı içinde yapılacak bire-bir veli görüşmelerinde iletecekmişiz). Son derece keyifli bir "buluşma"ydı gerçekten. Ama daha önemlisi, Nil'in yazısının da konusuydu...

Yani, çocukların yuvada farklı, evde farklı davranmaları, evde sürekli "sınır denemeleri" ama yuvada "söz dinlemeleri"... Nil'in yazısı sayesinde, daha uzun yazmama gerek kalmadı! Hilal Hanım'ın dediklerini de özetlemem gerekirse, kısaca şöyle:

"Bizim burada vaktimiz bol olduğu ve vaktimizi kullanma amacımız çocuklar olduğu için her şeyi öğretmek için sınırsız zamanımız var. Yani mesela, ayakkabılarını kendileri giysinler/çıkarsınlar diye 15-20 dakika uğraşabiliyoruz. Diğer herşey için de bu geçerli. Ama evde vakit daha kısıtlı, yapacak daha çok iş var. Ve ayrıca (aynı Nil'in dediği gibi), anneye karşı sonsuz bir ilgi ve güven de var. Dolayısıyla 'evde yemiyor, kreşte yiyor; evde kendi uyumuyor, kreşte uyuyor; evde ayakkabılarını, kıyafetlerini kendi giymiyor, kreşte giyiyor; eziyeti bana mı ya?' diye lütfen düşünmeyin. Bunu dillendirmeyin. Bu yaptıkları da sizinle iletişimlerinin bir yolu. Okul, evden çok farklıdır."

Tamam, hepimiz bunu biliyoruz; ama, net bir şekilde duymak iyi oluyor gerçekten. Aslında çocuklarımız, okkulla evin farkını o kadar güzel ayırd edebiliyorlar ki... hatta bizden bile daha iyi! Yani onlar, nerede nasıl davranacaklarını gayet iyi biliyorlar. Biz de onlardan ne zaman ne beklememiz gerektiğini öğreniyoruz işte...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

İtiraf Zamanı

Bunu ara ara yapsam iyi olur... Hem kendime gelirim, hem belki, benim gibi olan anneler varsa, onların da düşünmesini sağlayabilirim... Gördüğüm kadarıyla yok ama, olsun :)

----------

İtiraf ediyorum, ben Çınar'a yumurtanın beyazını yedirmiyor-dum. Kendim sevmediğim için, ve zaten kusmaya meyilli olduğundan, kusmasın diye...

Geçen cumartesi gecesi Evren, Anneyazar ve Sibel topluca "neeee, saçmalama, versene çocuğa beyazını" diye carladılar da, ben de söz dinleyen insan olarak geçenlerde verdim. Haşlanmış yumurta beyazı, "bu ne ki?" bile demeden yedi! Ve hala haşlanmış yumurtasını sütle ezip veriyordum, boğazına takılmasın da yesin diye, beyazını verdiğim gün ezmeden verdim, löp löp yedi. Hatta bakın, ne kadar çok sevdi:

Aynı şekilde, dün akşam taze fasülyeyi birazcık rondodan çekip verdim... çiğnemesi uzun sürüyor, yemekten sıkılıp da yememezlik etmesin, diye. Ama yuvada da öğlen etli taze fasülye yemişler, ezilmediği halde hepsini yemiş (NOT: Yuvada yapılan şeylerin hiçbirinin evde de yapılacağının garantisi yok gerçi, oranın dinamiği bambaşka...). Fasülyenin üstüne de bir kase makarna yedi; kendisi, zevkle.

Tuvalet eğitimi vermeye korktuğum için "sinyal bekliyorum" diyorum.

Geçen gece yatağında uyumak istedi, ayakta değil! 10 dk kadar uğraştım, belki uyuyacaktı ama, aman süreç uzamasın, erkenden uyusun diye ayağıma aldım! (Gerçi, dün gece de yatağında uyumak istedi. Bu sefer, ne kadar uzarsa uzasın, yatağında uyutacaktım... ama yaklaşık 15 dk sonra "anne, akka" dedi -meali: "anne, ayağında salla." Talep gelince, yaptım. 5 dakika sonra uyumuştu...)

Başka türlü yemek yemiyor diye, kendi videolarına bakıyoruz yemekte. Ve aslında daha yemeğe başlamadan, açıyoruz bilgisayarı, koyuyoruz önüne. Yani, denemiyorum bile! Geçen gün babaannesi ve dedesi bizdeydi, balkonda yemek yerken, Çınar da yanımızda, mama sandalyesinde oyalanıyordu. Onun yemek vakti için biraz erken olduğundan, önce ben yemeğimi yiyeyim, sonra ona yediririm diye düşünmüştüm ama, çok sevdiği tarhana çorbasını görünce, elimi tutup kaşığı kendine çevirdi. Ve hiçbir şeyle oyalanmadan hapur hupur çorbasını (ya da çorbamı) ve yoğurdunu bitirdi. Ama sonraki günlerde o kadar rahat yemedi. Ben de kendime, her seferinde deneyeceğim, diye söz verdim.

Daha düşünsem, kesin başka şeyler bulurum... ama bunlar ilk başta aklıma gelenler. Bunların hiçbiri beni -ya da bir başkasını- kötü anne yapmaz. Ama, bunları yaptığımı kabul etmek ve yavaş yavaş da olsa değiştirmeye çalışmak iyi bir şeydir, diye düşünüyorum.

28 Ocak 2010 Perşembe

Pedagog Maceramız -Bölüm:3 (Çınar'la İlgili Konular)

Pedagog maceramızın üçüncü ve son bölümüyle karşınızdayız. İlk iki bölüm için buraya ve buraya bakabilirsiniz.
Pedagogumuz genel değerlendirmelerden sonra Çınar'la ilgili, bizim sorun olarak gördüğümüz, konulara değindi. Bu "sorun"ları üç başlık altında topluyorum ben: bağırıp çağırma, uykusuzluk, kusma.
Bağırıp/çağırma

Aslında galiba bu Çınar özelinde bir sorun değil, hemen her çocuk bu yolla ve ağlayarak anne-babayı kullanmaya meyilli. Ama bizim ailede genel olarak bir sinir sorunu olduğundan hani nasıl davranmalı bir sorayım istemiştim. Pedagog yine, bizim zaten az çok yaptığımız bir şeyi önerdi: örnek olmayı ve tepki vermemeyi. Yani, öncelikle anne-baba birbirlerine bağırarak bir şey yaptırmaya çalışmayacaklar. Çocuk bağırarak/ağlayarak bir şey yaptırmak istediğinde de tepki vermeyecekler. "Aman sussun da bu seferlik, neyse" dediğiniz an bittiniz! İşe yarayan tavır şuymuş: "Ağladığın/bağırdığın zaman seni anlamıyorum, duyamıyorum!" Daha da ileri giderse "Ağladığın/bağırdığın için yapmıyorum!" Daha da vaz geçmezse ortamdan uzaklaşın diyor pedagog. Onu olduğu yerde bırakın, bir odaya/banyoya girip kapıyı kapayın, ve ona "seni duymuyorum, sakince söyle" diye seslenmeye devam edin. Kabul ediyorum, insanda çelik gibi sinir olması lazım. Ama daha önce de dediğim gibi, anne-baba olmak kolay değil. Sussun diye dediğini yapark günü kurtarmak çok kolay, ama sonra sürekli bağırıp çağıran ve ağlayan bir çocukla uğraşmak o kadar kolay olmayabilir...
Uyku sorunu
Öncelikle Çınar (şu an 16 aylık) hala günde iki kere, her seferinde de 1-1.5 saat arası uyuyor, gündüz uykularında pek sorunumuz yok. Ama gece... aman aman aman... Uykuya geçmesi bazen 1 saati buluyor, gece en az 2-3 defa uyanıyor, bazı geceler uyanıp da 2-3 saate yakın uyuyamadığı oluyor. Hayır öyle kalkayım oynayalım falan da demiyor, gözlerini bile açmıyor çoğu zaman. Ama dalamıyor. Halbuki Çınar doğduğundan beri neredeyse bir uyku rutinimiz var bizim: banyo-masaj-yemek-sakin oyun/kitap okuma-uyku. Ama uykumuz hp sorunlu oldu, son bir aydır da çıldırmış gibi. Tamam, benim işe başlamamla ve yeni misafirlerimiz üst köpek dişlerimizle de ilgisi vardır muhakkak ama... hazır pedagoga gitmişken bu durumu da bir soralım dedik. Bizi, ne yaptığımızı dinledi ve aynen şunu söyledi: "Bana bir aile gelip 'çocuğumuzun uyku sorunu var' dediğinde aynen sizin yaptıklarınızı yapmalarını söylerim... Çınar'ın uykusuzluğu tamamen huy olabilir... sanırım 2-3 yaşına kadar sabretmeniz gerekecek" Buyrun bakalım! Bunu bana kayınvalidem ve annem de söylüyordu zaten :) Bir tek ayakta sallanmasına taktı, yanında yatarak uyutsanız, dedi. Ya zaten Çınar'ın uykuya geçiş öyküsü çok karışık: önce kucağımızda sallayıp dalmadan yatağına yatırıyorduk. Sonra (4.5-7 ay arası) yatağında müzikli ayısıyla kendisi dalmaya başladı. Fotoğraf da bu mutlu, güzel günlerden. 7 aydan sonra iyice hareketlenip oturmaya falan başlayınca biz yatırıp yatağında pışpışlayarak uyuttuk. 12 aydan sonra işler iyice zıvanadan çıktı, pışpışlanmayı oyuna çevirdi, uyumadı... kendi kendine uyumayı öğretme yöntemlerinin hiçbiri işe yaramadı! Baktık ayağımzda hafif hafif sallayınca pek güzel dalıyor, geleneksel yönteme döndük! Pedagog yanında yatın deyince bir deneyeyim dedim ama yok, mümkün değil uyumuyor öyle... napıyım, aldık yine ayağa!

Gece geç yatması için de tek uykuyu deneyebilirsiniz dedi. Şimdi Çınar genelde 10-11:30 arası ve 15:30-17:00 arası uyduğu için akşam 21:00'den önce asla uyumak istemiyor uykusu gelmiyor bebeciğin! O saatte uyutmaya başlayınca da dalması bazen 22:00'yi buluyor. Ben harap tabii! Tek uyku uyuyunca haliyle daha erken yatacak-tı... geçen pazar, sabah 7'yi geçerek uyanınca (bizim için geç bir saat!) annemle hadi, dedik, tek uykuyu deneyelim! Neyse efendim, oynarken oynarken Çınar elimden tuttu, pıtır pıtır beni yatak odasında götürdü, kendini yer yatağına attı, başını yastığın üstüne koydu. Saate bir baktım: 10:05! "Ne yapalım Çınarcım?" dedim. Önce "fu fu fu" diye su istedi (yatmadan önce hep içiriyoruz), sonra "prrrrffffff" diye emziğini istedi. "Ne yapacaksın emziğini?" diye sorunca da "eeee eeee eee" dedi. E bu çocuk uyumak istediğini daha ne kadar anlatabilir? Tek uyku yalan oldu tabii :) Neyse artık, kendisi ne zaman talep ederse o zaman! Bir süre daha geceler haram bana...

Kusma
Her ne kadar Çınar'ın kusmasının diş çıkarmasıyla bağlantılı olduğundan emin olsam da, en azından bunu sonradan bize karşı kullanmaması için ne yapmalıyız bir öğrenelim dedik. Çünkü Çınar canı istediği zaman herşeyi löp löp yutuyor, canı istemediği zaman ise yemek boğazına takılıveriyor. Pedagog bizi dinledikten sonra aslında Çınar'ın kusma sorununun psikolojik olduğunu düşünmediğini, midesi/damağı hassas olarak tanımlayabileceğini söyledi. Diş çıkarma konusundaki tespitime de katıldı. Ama kusma olayının daha sonra tehdit olarak kullanılmaması için kustuğu zaman çok sakin olmamızı, hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi davranmamızı istedi. Tabii sadece kustuğunda değil, öğürdüğünde de "aman aman aman, yok yok yok" falan demeyip ya görmezden gelecekmişiz ya da "yani istiyorsan kusabilirsin ama bu yemek yenecek, kusmanın bir yararı yok" diyecekmişiz. Zaten bir süredir panik olmayı bırakmıştık. Şimdi bir de bu anahtar cümleyi kullanıyoruz. Ha, hala kusuyor, o ayrı... ama en azından huy haline getirmesini engellemiş oluyoruz -gibi :)
Öğürmesiyle ilgili olarak, eğer yemeğin sonuna gelmişsek de öğürüyorsa daha fazla vermiyorum. Çocukcağız daha "doydum anne" diyemiyor ki, derdini ancak böyle anlatıyor. "Doydun aşkım galiba, tamam çok güzel yedin, afiyet olsun!" diyorum ben de o zaman. Mutlu mesut mama sandalyemizden kalkıyoruz!
Eveeet, pedagog maceramızın da böylece sonuna geldik! Yeni maceralarda görüşmek üzere, esen kalın!