yuva etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yuva etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2011 Perşembe

Binbir Çiçek Kürek Çek!

Aksiyon her eve ve her kuruma lazım!

Bizim yuvaya, haftanın 5 (yerine göre 6) günü 0-6 yaş arası bebelerle uğraşmak aksiyon anlamında yetmemiş olacak ki, Dragon Bot Festivali'nin Ankara ayağında kürek takımı oluşturmaya karar verdiler :) Geçen sene, yalnızca yuva personeli ve eşlerinden oluşan kadroyu genişletip bu sene velileri de eklediler takıma!


Hiçbir aktiviteden geri kalmayan Çelik ailesi olarak pek tabii ki biz de takımda yerimizi aldık! Önce kocam girdi takıma; sonradan kendisine verdiği paye ile, Kaptan Yardımcısı olarak! Bir hafta önce, Mogan Gölü'nde antrenman yaptılar, biz Çın-anne-anane-dede kadrosu olarak izledik, eğlendik, çimenlerde koşturduk.

Geçen haftasonu da, soluğu yine Mogan'da aldık. Deniz fenerinin olduğu kısımda. İlk gün, Ahmet'i önden gönderdik. Çınar'a yemeğini yedirir yedirmez attım arabaya; anneanneyi de aldık, düştük yola. Arkadaş, beklendiği üzere, arabada sızdı. Pusetine koyarken bile uyanmadı; ama, festival alanından gelen ıp-dıs ıp-dıs müzik sesine daha fazla karşı koyamayarak, uyuduğunun 30. dakikasında zıpkın gibi dikildi ayağa :) Şarj olması için yeterli süreymiş bu arada... Ne şanslıydık ki, takımımızın ilk yarışına yetiştik, tezahürat yaptık! O gün, ben ve anneanne Çınar'ın peşinden koştururken, Ahmet de ekibimizle birlikte yarıştı. İlk günkü yarışlar, dereceye göre sıralama yarışlarıydı. Havelsan takımı  toplamda 2:09'luk derecesiyle birinci olurken, Binbir Çiçek takımımız 2:39'luk derecesiyle 15. sırada yer aldı (21 takım, olsun, çok eğlendik!).

Hatta o kadar eğlendik ki, bir ara, Çınar kucağımda deli gibi dans edip gülerken burnumuzun dibinde bir Eurosport kamerası fark ettik! Meğer 5 dakikaya yakındır bizi çekiyorlarmış :) Çınar o kadar güzel gülüyordu ki, ona bakmaktan hiç görmemişim! Tabii, bu çılgın günün sonunda, ÇınÇın 20:30 itibariyle sızmıştı; ertesi gün de 8'de uyandı. Açık havayı seviyoruz ailecek...

İlk günün sonunda, takım davulcumuzun ertesi gün gelemeyeceği anlaşılınca takım kaptanımız, sevgili Mrs. Hilal'in eşi Hakan Bey bu mühim görevi bana teklif etti. Açıkçası, başta hafiften korktum, ya takımı batırırsam, diye; ama, sonradan epey havaya girdim :) Ve ikinci gün, takım tshirtüm üzerimde, sabahtan vardık festival alanına! (NOT: Sevgili Kaptanımız Hakan Bey, gerçekten çok teşekkürler! Hiç bu kadar eğleneceğimi, keyif alacağımı tahmin etmemiştim! Seneye kimseye kaptırmam davulculuğu, bilginize...)

1 No'lu bot bizimki...

Ahmet, bir önceki geceden beni nasıl tempo vermem gerektiği konusunda çalıştırdı (çeeek, çeek, çeek, çeeek...). Davulculuk kolay iş değil; çok hızlı tempo verirsen takım yetişemeyebilir. Çok yavaş verirsen, yarışı kaybedebilirsiniz (haha, neredeyse kürek çekenlerden daha önemli yaptığım şey diyeceğim :P). Neyse, festival alanında da, kaptan çalıştırdı biraz. Önce, davulcu olmanın en önemli kuralıyla başladı: suya düşmeyeceksin! Evet, botun en ucunda, dandik bir taburemsi sandalyede oturup, bir elinle de davul çalmaya çalışırken hatırlanması gereken en önemli şey bu :)) Neyse, o kısmı başarıyla ifşa ettim. Yarış da çok heyecanlı ve eğlenceliydi. Dediklerine göre, gayet de güzel tempo vermişim. Amma velakin, eleme usulü yapılan ikinci gün yarışlarında, 5 salise ile Bilkent Holding'e geçildik (1:20,6'ya 1:20,1) ve elendik :( Ama gerçekten, gerçekten inanılmaz keyifli bir iş! Zaten kaptana da, "kaptanın hanımı"na da, "kaptan yardımcısı"na da söyledim: Gelecek sene davulcu benim, kimseye kaptırmam, çok pis olay çıkarırım! Ayrıca da, takım olarak feci gaza geldik, Eylül'de antrenmanlara başlıyoruz!

Evet, tabii ki, ikinci günün birincisi de Havelsan idi (1:02,8 ile). Bir sonraki sene yarışmaya sokulmamalarını talep ediyorum, kendi botları var bir kere, uçuyor adamlar :)

İkinci gün ilk yarışta elenince, Çınar'a ayıracak daha çok vaktimiz oldu! Anane&Babane&Dedeler de babalar günü dolayısıyla bizimleydiler. Hep birlikte harika bir gün geçirdik. Çınar çimene, doğaya, koşmaya, dans etmeye doydu! Tabii ki bota da bindi, kürek çekti! Biz yarışırken "Binbii Çiçeet türet çeeet" diye tezahürat da yapmış. Hatta hızını alamamış, ertesi gün okulda daire şekline getirdiği minderlerin ortasında oturup "çeeet, çeeet, çeeet" diyerek kürek çekmiş.

Herşey bir yana, böyle yarışmalara katılmak, kurum kimliğini genişletip aile olabilmek için çok iyi bir fırsatmış, onu anladım. Biz zaten yuvamızı, öğretmenlerimizi, Çınar'ın arkadaşlarını ve ailelerini, "kaptanımızı" ve "kaptanımızın hanımını" çok seviyorduk; ama, "birlikte" bir şeyler yapmak, başarmak, başarmaya çalışmak gerçekten çok daha keyifliymiş!

Geleck seneyi ailecek (Kaptan Yardımcısı, Davulcu ve Kaptan Yardımcısının Hanımı, ve Minik Amigo olarak) iple çekiyoruz!

22 Haziran 2011 Çarşamba

Bir Yıl Önce, Bir Yıl Sonra

Dün, Çınar'ın okkullu hayata başlamasının sene-i devriyesiydi. Bu sabah, ne kadar çok şey oldu, neler değişti diye düşünüyordum... neler değişmemiş ki!

Okkula başladığında 21 aylıktı; şimdi 33 aylık (haha, bu beklenen bir şeydi tabii; tamam, bundan sonrası ciddi...)

Okkula başladığında konuşamayan bir bebeydi (15-20 kelime söylüyordu en fazla); şimdi, "susmayan" bir adam!

Okkula başladığında "bebek sınıfı"nda idi; şimdi, Toddler sınıfında... Gelecek yıl başı Montessori sınıfı...


Okkula başladığında, meyvesini hala foodmill'den geçirip kokteyl şeklinde veriyorduk; şimdi, ağzına soktuğu elma parçalarını görünce annem tıkanıyor resmen!

Okkula başladığında yemeklerini hafif ezilmiş yiyebiliyordu; şimdi, allah ne verdiyse götürebiliyor (maşallah)!

Okkula başladığında ayakta sallanarak uyuyordu; şimdi, yatağına yatıyor, gözlerini kapıyor ve uykuya kendisi dalıyor!

Okkula başladığında çift ayakla zıplayamıyordu; şimdi, tam bir kanguru :)

Okkula başladığında çişini ve kakasını bezine yapıyordu; şimdi, "tulapete" gidip yapıyor!

Okkula başladığında sabretmeyi bilmiyordu; şimdi, "beklemek" ne demek biliyor, bekleyebiliyor... Bir şey yapılacağı zaman, "önce dinlemesi ve anlaması/öğrenmesi" gerektiğini biliyor!

Okkula başladığında annesi onun hayatta "kural" diye bir şeyi öğrenebileceğini düşünemezdi; şimdi, "bulası otopaak, otopaakta top oonanmaz!", "tuyumuzu dolçalak itemeyiz, yelimizde duumamız deletiir!", "Aiace, van may van (one by one -sırayla)", "tüs havuduna dilemeyiiz, olatı yüzmek için diil!" gibi gibi bir sürü cümle kurabildiğini (ve epeyce bir kısmını da uygulayabildiğini) görüp şaşkınlıktan küçük dilini yutuyor!

Okkula başladığında oyuncaklarını arkadaşlarına vermeye pek hevesli değilken; şimdi, "sırayla oynamanın" ve "oynamak için izin istemenin" ne demek olduğunu biliyor, çoğu zaman uyumlu bir şekilde arkadaşlarıyla oynuyor!

Okkula başladığında kendi dilini bile zor konuştuğunu yazmıştım, değil mi? Şimdi, İngilizceyi yalnızca konuşmuyor, İngilizce şarkılar bile söylüyor :)

Okkula başladığında herşeyi onun için bizim yapmamızı isterdi; şimdi, her işini kendi yapmak istiyor (çoğunu yapıyor, yapamadığı zaman "anne bana yardım eder misin?" diyor).

Okkula başladığında kendi başına odasında 2 dakika bile yalnız durmak istemezken; şimdi, dakikalarca kendi kendine oyun oynayabiliyor, oyun kurabiliyor (geçen gün tam 1 saat kendisi oynadı; annesi daha ne istesin!).

Okkula başladığında müziğe ve müzik aletlerine pek ilgisi yoktu; şimdi, davul çalmaya bayılıyor, gördüğü her müzik aletini denemek istiyor, coşkuyla şarkı söylüyor, müzik dinliyor (Serkan Kırmızı'ya teşekkürler...).

Okkula başladığında yalnızca kuzenleri vardı hayatında; şimdi, hem Türk hem yabancı biiiir sürü arkadaşı var (Öykü, Ezgi, Tuna, Daniel, Aiace, İrem Su, Anka, Çınar Timuçin, Elif, Maria, Mira...) :)

Ve...

Okkula başladığında, okula gitmemek için ağlardı; şimdi, eve dönmemek için ağlıyor! (Sizi seviyoruz Binbir Çiçek ailesi!!)

Kısacası, okkullu hayat, pek güzel, pek rahat :) Şiddetle öneririz!!!

13 Haziran 2011 Pazartesi

Hüzünlü Bir Yıl Sonu Gösterisi Öyküsü

Çınar'ımın "ayrı anne ikizi" Berko'muzun başından geçen hüzünlü bir öykü bu... Annesinin ağzından, yıl sonu gösterisinde yaşananlar... "Masum" bir organizasyonun bir anneye ve bir çocuğa yaşatabileceklerinin özeti.

Daha önce yazmıştım ya, perde bu yaşta hiç açılmasın diye; nedeni işte burada: Ağlayan Arı Rondu. Lütfen okuyun.

Sevgiler...

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Ve Perde Açıl... sın mı?

Damla, kreşlerdeki yıl sonu gösterileriyle ilgili bir kaç soru sormuş; bizden de yanıtlamamızı rica etmiş...

Aslında, bu konu Çınar okula başlamadan önce hiç aklıma gelmeyen bir konuydu. Yalnızca ilk gezdiğimiz yuvada çocukların 23 Nisan gösterisine hazırlandıklarını görmüş, ve öğretmenin tavrından pek hoşlanmamıştım. Ama üstüne çok da düşünmemiştim...

Yuvaya başladıktan sonra aslında daha bir netlik kazandı bende yıl sonu gösterileri konusu. Geçenlerde Iraz'ın seminerinde de konuşulduktan sonra iyi ki, dedim, yıl sonu gösterisi yapılan bir okulda değil Çınar. Çünkü, Çınar'ın okula başlama sürecinden bu zamana kadar geçen sürede, çocuk eğitiminde görmekten gerçekten hoşlanmadığım şeyler bende iyice netleşti:

- Zorla bir şey yaptırma/öğretme
- Yarışma/rekabet ortamı yaratma
- Onaylanma ihtiyacı yaratma
- Ödül verme (onayla bağlantılı)

Bunlar bazıları ve yıl sonu gösterilerinde bana bunların hepsi oluyormuş gibi geliyor... Başrol oynamayan ya da önemli bir rolü olmayan çocuğun hayal kırıklığı, "söylemesi gereken şeyi ezberlemesi" zorunluluğu, gösteri sonunda "alkış"... Okul öncesi dönemde çocukları bu kadar zorlamaya gerek var mı, bilemiyorum. Bence okul öncesi dönemde bir çocuğun ihtiyacı "onaylanmak, alkışlanmak, ezberlemek" değil; kendi kendine yetebildiğini görmek, sonucu değil süreci yaşayarak bir şeyi başardığını hissetmek, ve sevilmek! Çok sevilmek!

Bu gösterilerde, çocuğunu izlerken veliler memnun oluyordur, "ne güzel etkinlik yapıyor okulumuz" diye düşünüyordur; okul açısından artı puan. Çocuklarla eğlenceli ve çok daha yararlı geçirilebilecek zamanlar hazırlık telaşıyla geçiyordur; okul açısından eksi puan. Bilmiyorum, ben onca hazırlık yerine bahçede çocukları 1 saat daha fazla oynatmalarını tercih edebilirim mesela :)

Bizim okulumuzda yıl sonu gösterileri yapılmıyor. Bunu Hilal Hanım'la çok fazla konuşmadık; ama, nedenlerin üç aşağı beş yukarı benim düşüncelerime paralel olduğunu hissedebiliyorum. Dolayısıyla; Damla'nın her sorusuna bir yanıtım yok.

Spontan yapılan gösteriler bana her zaman çok daha keyifli geliyor; mesela, Davulumdan Masallar'ı izlerken Serkan Bey'in "kim benimle blokları çalmak ister?" sorusu üzerine birlikte Çınar'ın sahneye fırlayıp öğretmeniyle bilrikte ritim bloklarını çalması gibi... ya da, Tiyatro Tempo'da oyunu izlerken oyuncuların çocukları birden interaktif olarak sahneye çıkarıp "dolaşan karıncalar rolünde" oyuna katmaları gibi :) Sosyalleşme, topluluk önüne çıkma, güven kazanmaya yardımcı mı, yardımcı? Stres yaratıyor mu, yaratmıyor. Çünkü istemezse, yapmak sorunda değil.


Serkan Bey ve Çınar düeti :)

Tiyatro Tempo'da minik karıncalar :)

Yani bence, perde her yıl sonunda açılmak zorunda değil. En azından, okul öncesi dönemde... Sonrası için, zamanı gelince yine konuşuruz :)

13 Kasım 2010 Cumartesi

Okkullu Hayat

Biliyorsunuz, bizim okkulu yazmaya doyamıyorum! Ama bu seferki yazının sorumlusu ben değilim; Damla sormuş, ben de yanıtladım... Buyrun "kreş sobesi"ne:

1.Çocuğunuzu kaç yaşında kreşe gönderdiniz/göndermeyi düşünüyorsunuz? Kreşe göndermek için beklediğiniz yaş dışında bir şey var mı?

Aslında hep 2,5 yaşından sonra yarım gün gitsin, 3 yaşından sonra da tam gün gitmeye başlar diye düşünüyordum. Ama 1,5 yaşından sonra bakıcımızla yaşadığımız bazı sıkıntılar, benim işe başlamamla birlikte yaşamımıza epey uzak kalan evimizden taşınmak istememiz, kısıtlı bir zaman için Çınar'ı yeniden bir bakıcıya ve sonrasında bir yuvaya alıştırmayı çok da doğru bulmamamız sonucu, 21 aylıkken bizim minik adam "okkullu" oldu.

Doğrusu, Çınar içine kapanık ve çekingen bir bebek/çocuk olsaydı belki her tür sıkıntıyı göze alıp taşınma işini 2,5 yaşına kadar erteleyebilirdik; ama, Çınar'ın yapısı dolayısıyla yuvaya adapte olmakta çok da zorlanmayacağını, buna çok direnmeyeceğini düşündük. Ve, 16 aylıkken yuvaya başlayan kuzeni Deniz'in yaşamındaki olumlu gelişmelerden de cesaret alarak kararımızı verdik.

Evet, alışma süreci çok kolay geçmedi. Ama normal kabul edilen 3 haftadan fazla da sıkıntı yaşamadık.


Başlarken ve 3 hafta sonra...

2.Çocuğunuza kreş seçerken sizin için en önemli kriter nedir? Olmazsa olmaz, bu sağlanmazsa evde bakılsın daha iyi diyeceğiniz.

Çınar henüz küçük sayılabilecek bir yaşta olduğu için ilk kriterim, onun yaşına uygun grubu bulunan, dolayısıyla her türlü özbakımının da (bez değişimi, yemek, uyku) özenle yapılacağı bir yuva bulmaktı. 2-6 yaş diye geçen; ama, "0 yaş da kabul ediyoruz" diyen yerlere güvenemedim. Çocuğumun, bir sürü "ondan daha büyük çocuk arasında idare edilmesini" istemedim. Gerektiğinde yemeğini yedirebilen, kucağında onu sakinleştirebilen birileri tarafından bakılması, ilgilenilmesi ve gerçekten "yuva"sı gibi hissedebileceği bir yerde olması çok önemliydi benim için.

Ayrıca, eşim ve benim için, bize okulu tanıtan kişinin verdiği izlenim de önemliydi. Bu iş çocuklarla anlaşabilme ve gönül işi de olsa, sonuçta profesyonel bir iş. Ve bize "sıcak ve profesyonel" gelmeyen yuvaları da eledik. Aslında, Binbir Çiçek'e ilk girdiğimiz, Hilal Hanım'la ilk karşılaştığımız anda hem ben, hem de Ahmet, Çınar'ın okkulunun orası olacağını anlamıştık...


Kucakta sakinleşen ve uyuyan Çınar manzaraları...

3.Türkiye’deki kreşlerde rastlamadığınız, keşke olsa dediğiniz bir uygulama var mı?

Açıkçası, yurt dışındaki kreşlerle ilgili çok bilgim yok. Ancak, arkadaşlarımdan duyduğum kadarını bilebiliyorum. Örneğin, şuradaki yazıda olduğu gibi, veli katılımını daha çok görmek isteyebilirim kreşlerde. Türkiye'de bunu yapan kreşler de var, biliyorum, ama genele yayılsa, biz de çocuklarımızla ve onların arkadaşlarıyla bir şeyler paylaşsak, şahane olur!

Bunun dışında, bizim okkulumuzda olan ama (en azından yuva arama sürecinde gezdiğim) pek çok  okkulda göremediğim "alışma sürecinde istenildiği kadar -ya da çocuk güven duyana kadar-çocukla birlikte yuvada vakit geçirme" ve "her an yuvanın istenilen bölümünü ziyaret etme" imkanı da yaygın bir uygulama olsa, hem veliler hem de çocuklar açısından daha mutlu bir yuva süreci yaşanır diye düşünüyorum. Ama tabii, veli olarak kendimizi kontrol etmeyi, çocuğu ve arkadaşlarını huzursuz edecek kadar yuvaya girip çıkmamayı öğrenmemiz lazım önce!

Son olarak, yurtdışındaki yuvalara, Türk yuvalarındaki sıcaklığı ve beslenme programını örnek almalarını tavsiye ediyorum :)

4.Türkiye’deki kreşlerde yaygın olarak rastladığınız ve saçma bulduğunuz bir uygulama var mı?

Konunun uzmanı değilim, dolayısıyla "saçma" olarak tanımlamak benim haddim değil; ama, "ders saati" kavramını, çocukları "belirli zaman aralıklarında belirli şeyler yapmaya zorlamayı" anlamlı bulamıyorum. Benzer şekilde, çocuklar tarafından hazırlanan yıl sonu gösterileri de bana biraz zorlama geliyor.

Aslında "çocuğun özgür ruhunu örseleyebilecek" etkinliklerden hoşlanmıyorum. Okkulumuzda da böyle uygulamalar olmadığı için çok mutluyum.

5.Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra en çok zorlandığınız konu ne oldu? Henüz gitmiyorsa zorlanacağınızı düşündüğünüz?

Bizi en çok zorlayan, alışma sürecinde verdiği tepkilere adapte olmak ve sağlıklı geri-tepkiler vermek oldu. Çınar'ın zaten düzenli bir yaşamı olduğu için, okkuldaki düzene uyum sağlaması, oradaki rutine alışması zor olmadı. Ama ortam değiştirdiği için, yeni ortamına güven duyması biraz zaman aldı. Doğrusu bu, zorlu bir süreçti; ama, yukarıda da bahsettiğim gibi, beklenenden uzun sürmedi.

Öğretmenlerinin ve yuva yöneticilerinin rahatlığı ve güzel yaklaşımları sayesinde de, zorlanacağımızı düşündüğüm özbakım konularında da hiç zorlanmadık.

Çınar yuvaya yazın başladığı için ilk 3 ay pek "yuva hastalıkları" ile tanışmadık; ama sonbahar başından beri pek de iyileştiğimiz söylenemez. Sanırım, bizi en çok zorlayan konu bu "hastalık" konusu olacak. Bizim minik adam son derece düzgün beslenen, 23 ay ateş nedir bilmemiş bir yavrucak. Dolayısıyla, bağışıklığıyla ilgili sorunumuz olduğunu hiç düşünmedik. Ama tabii, her ne kadar steril yaşatmasak da, aynı anda 10'dan fazla çocuğun içinde bulunmadı hiç. Dolayısıyla da, bu seneyi "farklı mikroplarla tanışıp onlara karşı savunma stratejileri geliştireceği" bir sene olarak tanımlamamız doğru olur...

6.Çocuğunuz kreşe gidiyorsa, kreşe başladıktan sonra çocuğunuzda gözlemlediğiniz en olumlu gelişme ne oldu? Henüz gitmiyorsa kreşin gelişimine en büyük katkısı ne olur sizce?
 
Çınar zaten girişken ve sosyal bir çocuktu; ama, yuvayla birlikte "arkadaş" kavramının ne olduğunu daha çok bilen, çocuklara çok daha sıcak ve paylaşımcı yaklaşabilen bir çocuk oldu.
 
 
Çınar ve arkadaşları
 
Dil gelişimi inanamayacağımız biçimde hızlandı, ve yuvaya başlayışının 5. ayını doldurduğu şu günlerde, kafasına esen kelimeyi zar zor söyleme aşamasından normal insan gibi konuşma aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Tabii ki 2 yaşla birlikte konuşmada bir hareketlilik bekleniyordu; ama, "al karşına sohbet et" kıvamına geleceğini hiç düşünmemiştim.
 
Her zaman kendine güvenli, kararlı bir çocuktu; ama, yuvayla birlikte özgüveni daha da arttı sanki. Bunu da orada kısıtlanmamasına, yapmak istediği fiziksel aktivitelerin engellenmemesine bağlıyorum. Biz de evde, kendisine veya bir başkasına zarar vermediği sürece, hemen herşeyi yapmasına izin veriyoruz. Yuvada da, aynı biçimde, son derece özgür bırakıyorlar, ve hatta, enerjilerini atmaları için teşvik ediyorlar!
 
Konsantrasyon ve kendi kendine oynayabilme süresi de arttı. Bu belki, daha çok yaşıyla ilgili bir şeydir; ama, ben yine okkulun olumlu bir etkisi olarak görüyorum. Gözlemleyebildiğim kadarıyla, okkulda hiçbir konuda çocuklara gereksiz müdahalede bulunmuyorlar, istedikleri oyuncakla/materyalle istediği gibi oynamasına izin veriyorlar ve çocuk oyun oynarken müdahale etmiyorlar. Yalnızca, ilk başta, eline aldığı şeyin ne işe yaradığını gösteriyorlar (yine, çocuk buna izin verirse). Dolayısıyla, kendi seçimiyle rahatça oynayabilen çocuk, tam olarak yaptığı "işe" konsantre olabiliyor ve uzun süreler o "şey"le ilgilenebiliyor.
 
 
Okkulda...


 
Yalnız Çınar'ın değil, benim üzerimde de olumlu etkileri var okkulumuzun! Hilal Hanım, Selin Hanım ve Çınar'ın öğretmenlerinin telkinleri sayesinde gün geçtikçe daha az endişeli ve takıntılı bir anne olduğumu hissediyorum :) Tüm çocuklarla ilgili o kadar pozitif bir yaklaşımları var ki, ben de Çınar'la ilgili herşeye çok daha olumlu ve rahat yaklaşabiliyorum.
 
-------------
 
Özetle, gerçekten işin ehli bir yuva bulduğunuzu düşünürseniz, çocuğunuzu buraya teslim edin! Biz "okkullu hayat"ımızdan çok memnunuz! Size de öneririz :)

2 Ekim 2010 Cumartesi

Eziyeti Bana Mı?

Bu yazıyı daha önce yazmaya niyetlenmiştim; ama, tatil dönüşü, Sapanca, doğumgünü derken unutmuşum... Oğlumun ayrı anne ikizinin annesi canım Nil'imin şu yazısından sonra hatırladım... İlham ve hatırlatma için teşekkürler Nil'cim :)

(Not: Sapanca'yı ve doğumgününü de yazacağım en kısa zamanda, sırayla gitmeye çalışıyorum...)

-------------

Biz, Eylül ortasında, ilk defa veli toplantısına gittik Ahmet'le! Anne-baba olmuştuk, veli de olduk böylece. Aslında, Binbir Çiçek'in düzenlediği "sene başı, velilerle tanışma toplantısı"ydı. Öyle olduğunu da, arkadaşım Burcu'yla "ay bizim çocuğun durumu nasıl acaba, dersi derste dinliyor mu?" diye kıkırdaşırken, Hilal Hanım'ın da gülerek "sohbetimize" katılmasıyla öğrenmiş olduk (Hayır, ne bekliyorduk gerçekten, bilemiyorum. Bir de, böyle ortamlarda, velilerin çocuklardan daha cıvıtık olması ilginç, değil mi?).

Kısaca toplantıyı anlatmam gerekirse, pastalı, börekli, çörekli ve "oyun"lu bir tanışma toplantısıydı! Hilal Hanım bize oyunlar oynattı (yuvanın havasını solumamız, çocukların neler yaptığını anlamamız içinmiş), ritim öğretmenleri Serkan Bey "müzik" yaptırdı! (Ve bu veli topluluğunun ne müziğe ne ritme karşı zırnık yeteneği olmadığını da böylece keşfetmiş olduk... çocuklarımız da bize çektiyse adamcağıza acırım!). Aralarda Hilal Hanım, yuvanın genel işleyişinden, bu sene yapmayı planladıkları etkinliklerden ve derslerden, anne-baba olarak bizden beklentilerinden bahsetti (biz beklentilerimizi Ekim ayı içinde yapılacak bire-bir veli görüşmelerinde iletecekmişiz). Son derece keyifli bir "buluşma"ydı gerçekten. Ama daha önemlisi, Nil'in yazısının da konusuydu...

Yani, çocukların yuvada farklı, evde farklı davranmaları, evde sürekli "sınır denemeleri" ama yuvada "söz dinlemeleri"... Nil'in yazısı sayesinde, daha uzun yazmama gerek kalmadı! Hilal Hanım'ın dediklerini de özetlemem gerekirse, kısaca şöyle:

"Bizim burada vaktimiz bol olduğu ve vaktimizi kullanma amacımız çocuklar olduğu için her şeyi öğretmek için sınırsız zamanımız var. Yani mesela, ayakkabılarını kendileri giysinler/çıkarsınlar diye 15-20 dakika uğraşabiliyoruz. Diğer herşey için de bu geçerli. Ama evde vakit daha kısıtlı, yapacak daha çok iş var. Ve ayrıca (aynı Nil'in dediği gibi), anneye karşı sonsuz bir ilgi ve güven de var. Dolayısıyla 'evde yemiyor, kreşte yiyor; evde kendi uyumuyor, kreşte uyuyor; evde ayakkabılarını, kıyafetlerini kendi giymiyor, kreşte giyiyor; eziyeti bana mı ya?' diye lütfen düşünmeyin. Bunu dillendirmeyin. Bu yaptıkları da sizinle iletişimlerinin bir yolu. Okul, evden çok farklıdır."

Tamam, hepimiz bunu biliyoruz; ama, net bir şekilde duymak iyi oluyor gerçekten. Aslında çocuklarımız, okkulla evin farkını o kadar güzel ayırd edebiliyorlar ki... hatta bizden bile daha iyi! Yani onlar, nerede nasıl davranacaklarını gayet iyi biliyorlar. Biz de onlardan ne zaman ne beklememiz gerektiğini öğreniyoruz işte...

16 Ağustos 2010 Pazartesi

2 Ayın Ardından...

Bizim minik adam yuvaya -pardon, okkula- başlayalı 2 ay oldu. Zaman gerçekten çabuk geçiyor!

Geçtiğimiz haftasonu, hem Çınar'ın "idare etmekte zorlandığım(ız)" davranışlarıyla ilgili bize bir yol yordam göstersin, hem de yuvadaki durumunu konuşalım diye Hilal Hanım, Selin Hanım ve Çınar'ın öğretmenlerinden Züleyha Hanım'la buluştuk (evet, toplantıları böyle tam kadro yapıyorlar).

Durum şudur:

- Çınar yuvaya beklenenden daha kısa sürede adapte olmuş. "2 ay, buradaki düzene, sınırlara, kurallara uyum sağlaması için çok kısa bir zaman aslında. Ama Çınar bu kısa sürede tam olarak uyum sağlamayı başardı" dedi Hilal Hanım. O kadar "neşeli bir böcek"miş ki, etrafa da mutluluk veriyormuş!

- Okkulu sevmesine rağmen sabahları beni bırakamayışı da çok normalmiş. "Çok küçük ve size çok bağlı, zaten hemen susuyor, o hala sizin de burada olmanız için direniyor" dedi Hilal Hanım.

- Okkuldaki yeme-içme, lavabo sırası bekleme, uyku odasında arkadaşının yatağını işgal etmeme gibi kuralların hepsine gayet güzel uyuyormuş. Evde bu sınırları pek sallamaması ise oldukçe normalmiş. Çünkü ev onun en özgür, en rahat olduğu alanmış; okkuldaki gibi bir "disiplin" içinde olmasını beklememiz normal değilmiş :) Hatta Hilal Hanım kendi kızını örnek verdi, "Selin, Elif'i evde görünce tanıyamıyor" dedi!

- Emziği okkulda yalnızca uyku saatlerinde alıyormuş. Bir de, akşam 17:30'dan sonra emzik krizi tutuyormuş, ki normalmiş... (Evde de daha az ister oldu... genelde canı sıkılınca "annneeee, memmeeeee" diyor. Rahatlama nesnesi işte!)

- Arıza çıkaracak durumlardan "kaçınmamızı" önerdi. Yani, havuz gördüğünde içine girmeye çalışıyorsa, havuzlu ortamlara gitmeyeceğiz (Bu, hayat değiştirmek değildir, dedi. Ki ben, 1-2 sene hayatımızı biraz Çınar'a göre ayarlamamızın bizden herhangi bir şey götüreceğini sanmıyorum zaten.). Ya da, yola fırlayıp da hareket halindeki araçların tekerleklerine bakmak istiyorsa, ondan önce davranıp park halindeki araçların "ne kadar da ilginç tekerlekleri" olduğunu göstermek iyi bir fikirmiş. İlgi dağıtacağız yani, her ne kadar yapmak gün geçtikçe zorlaşıyor olsa da...

- Duvar boyama isteği konusunda, duvara büyükçe bir pano asıp, onun üzerine resim yapacağı kağıdı yapıştırmamızı önerdi -hani, kağıt sınırını aştığı zaman da sorun olmasın diye...

- Cam kırma "arzusu" konusunda da, fazla panik olmadan uyarmak; kırıldığı zaman da, çocuğu güvenli bir mesafede tutup, söylenmeden "bak, bu kırıldığı için işte böyle toplama zorundayım ben" tarzında konuşmak iyi fikirmiş. Çocuk biraz büyüyünce, kendisine de toplatabilirmişiz. Burada önemli olan, temizlenmesi gereken bir şey yaptığında, temizleme işlemine şahit olmasını sağlamakmış! "Annem sihirli bir değnekle herşeyi halleti" imajı vermemek gerekiyormuş...

- Çınar'ın evde tekerleklerden ve "bavuu"lardan başka pek bir şeyle ilgilenmemesi, ama okkulda legolarla "çok güzel araba" yapması konusunda ise "Eğer iki legoyu amaçlı olarak birbirine takıp eliyle araba sürer gibi hareket ettiriyorsa, biz buna 'çok güzel araba yaptı' deriz" dedi. Çünkü zaten, olay buymuş! (Oğlumdan ne kadar çok şey bekliyormuşum...)

- Resim konusunda, 2,5-3 yaşına kadar anlamlı şeyler çizmeleri zormuş. Hatta, kalemle-kağıtla haşır neşir olmasalar bile olurmuş. Ama seviyorsa çizmeyi, tabii ki eline boya verip desteklemeliymişiz. Yine, herhangi bir beklenti içinde olmadan!

- Okkulda Başak Hanım diye bir çocuk gelişim uzmanları var (ben öğretmen sanıyordum :D). Başak Hanım, sınıflardaki derslere katılarak çocukları gözlemliyormuş. Gazi Üniversitesi'nin hazırladığı ve Türk toplumu için standardize ettiği bir test dolduruyormuş. "Çınar'ın ayına göre gelişimi son derece uygun, hiç endişe edecek bir durum yok" dedi. (Oğlumdan gerçekten çok şey bekliyormuşum.)

- Tuvalet eğitimiyle ilgili olarak, Çınar'ın bezsiz dolaşmak istemesi, lazımlığa oturması (ama çiş/kaka yapmak istememesi) bu işe hazır olmaya başladığının ilk sinyalleriymiş. Tam olarak hazır olduğunda ise, bunu zaten anlayacakmışız, endişe etmeme gerek yokmuş. Tek nokta, hazır olduğuna karar verip bezi açtıktan sonra geriye dönmemekmiş.

- Son olarak, "renkleri bilme" konusunu sordum. Önemli olup olmadığını. "Hiç bir önemi yok" dedi. 3 yaşına kadar, sorulduğunda söyleyebilirsiniz, ama renk tabletleri gibi çalışmalara zorlamak bence çok uygun değil, dedi. Galiba 3 kritik bir yaş, ondan önce pek çok şeyi doğal seyrinde, doğal materyallerle, doğal oyunlarla öğrenmelerini beklemek en uygunu gibi...

- Bir de, 1 yaşından küçük çocukları için Montessori aktivitesi arayan annelere, "çocuklarına bol bol sarılmalarını" salık verdi :) (Sarılmak yetmezse, dokuları, özellikle de yumuşak ağaç kabuğu, toprak gibi doğal malzemelerin dokularını, elleterek bilmelerine yardımcı olabilirlermiş...)

2 saate yakın bir süre, Hilal Hanım, Selin Hanım ve Züleyha Hanım bıkıp usanmadan sorularımızı yanıtladılar ve bize tüm bu özetlediklerimi(!) uzuuun uzun anlattılar.

İki saatin sonunda ise, rahatlamış, mutlu ve "doğru seçim yapmış olduklarına emin, huzurlu" bir ana-babayı evlerine yollamış oldular...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

İvme

Hiçbir zaman çok zeki bir çocuk annesi olma derdim olmadı, ya da bizim minik adam çok zeki diye düşünmedim. Çünkü bence akıllı olmak, yani mevcut zekayı en işe yarar şekilde kullanmak, ve çalışkan olmak, bir şeyi başarmak için emek harcamak ve bunun kıymetini bilmek çok daha önemlidir benim için.

Aşağıda yazacağım satırlardan, Çınar'ın zekasını övdüğüm gibi bir izlenim alınmasın diye önden bu ufak bilgiyi vermek istedim. Bir de, alakası olsa da olmasa da, her fırsatta her yerde beyan ettiğim bu düşünce, mümkünse Çınar'a bırakacağım bir anı defterinde de yazılı olmuş olsun...

Neyse efendim, malumunuz minik adam 1.5 ay önce yuvaya -kendi deyimiyle okkula- başladı. Artık okkula tamamen alıştık (evet, o da, ben de), hala sabahları benden öğretmenine giderken ufak çaplı bir "annneeeeaaaaaaaaaa" krizi yaşasak da orada bütün günü mutlu mesut geçiriyormuş.

Buraya not: 2 yaş cüceleri neden 2 yaş krizlerini, tantrumlarını ve bilimium huysuzluklarını yuvanın kapısında bırakırlar? Oğlum, işin profesyoneli orada, bu işin ilmini okumuşlar, annenden daha kolay idare ederler seni! Sen evde melek ol, yuvada az. Hayret bir şey yani!

Ve biz okkulun olumlu etkilerini zaten görmeye başlamıştık ama geçen akşam bir şey dikkatimi çekti. Bu ara Nurturia'daki anı defterine seri şekilde Çınar'ın kelimelerini giriyorum. "Ne kadar da çok kelime öğrenmiş son zamanlarda" diye düşünürken aklıma saymak geldi. Saydım ve şaşkınlıktan ağzım açık kaldı!

Çınar'ın son 1.5 ay içinde, yani okkula başladığı günden bugüne öğrendiği kelime sayısı: 30, yazıyla OTUZ! Bu, ciddi bir ivme.

Yaş dönemi gereği de hızlanmıştır eminim ama okkuldaki sosyal ortamın etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Sevgili Özge "Vaktiyle sen ona kitap okurken, onunla konuşurken kayda almıştır. Ama size derdini her şekilde anlatabildiği için yuvada yeni yeni kullanmaya ihtiyaç duyuyordur." dedi. Haklı sanırım. Kayda almak konusunda özellikle. Çünkü, geçen gün, 1.5 aydır görmediği oyun kartlarına bakarken bir uğurböceği resmi gördü ve parmağıyla göstererek "uböbe" dedi. Bir kaç kez tekrar ettirdim, evet, uğurböceği diyor kendince. Tabii ki 1.5 ay içinde biz onunla uğurböceği gördük, ben ne olduğunu söyledim. Ama karttaki çizgi böcekle ilişkiyi kurup, kelimeyi hatırlayıp ortaya çıkarması beni çok heyecanlandırdı!

Şimdi Çınar'ın son 1.5 ay içinde öğrendiği yeni kelimeleri (ve meallerini; zira pek çoğu pek uyduruk) yazayım buraya, siz de eğlenin:

Okkul = okul
Amaaammm = tamam
Otu = otur
Obbö = otobüs
Du(rt) = yoğurt
Eeette = evet
Aak = ayak
Aydede= aydede
Alp = hem Alp, hem de kalp
Öttü = Öykü (arkadaşı)
Gel/del = gel
Koku = koku
Nen(nen) = zeytin
Ina = Çınar
At = at
Aç = aç
Uböbe = uğurböceği
Bebe = bebek
Böbe = böcek
Be-be = bekle
Ba = Bahar (kuzenin adı, aynı zamanda Başak da demek)
Emme = Emre (bu da öbür kuzeni)
Oooda = orada
Buvaa = buraya/burada
Döl = Göl
Döyye = Gölde (bu aralar en sevdiği kitap)
Omle = omlet
Pipi = pipi (söylenişte sorun yok çok şükür :) )
Oyyö = havuz (nasıl yani, diye sormayın, bilmiyorum!)
Kuvaa = kova
Emme = ekmek

Kelime haznesi bir yana, iletişim kurma becerileri o kadar gelişti ve o kadar sosyal bir çcouk oldu ki, gerçekten şaşırıyorum! Sarım sarım sevgi kelebeği olarak dolaşıyor etrafta!

Uzun sözün özü, biz okkul kararımızdan dolayı pek memnunuz! Düşünen herkese de şiddetle öneririz!!!

Sevgiler :)

15 Temmuz 2010 Perşembe

Bi'Dakka Daha...

Dün Çınar'ı okkuldan almaya gittiğimde, Ms. Hilal ve Ms. Başak'la arka bahçede kuduruyordu bizim minik adam. Ağzında emzik yoktu (flaş... flaş... flaş...) ve kahkahalar atıyordu. Biz Ms. Selin'le konuşurken de bizi görmediler.

Sonra yanına gittiğimde "anneeee" diye gülerek kucağıma atladı ama atlamasıyla inmesi bir oldu. Ve bana şu meşhur hareketini yaptı:


"Bi'dakka daha oynayabilirim miyim anne?"

İşte galiba buna, "yuvaya alışmak" diyorlar! Üstelik hafta başından beri böyle yapıyor Çınar... Tabii ki ben de izin verdim "bi'dakka daha" oynamasına. Kaydıraktan kaydı, bana tebeşirle yaptığı resimleri gösterdi, koşturdu durdu etrafta... Biz okkuldan ayrılabildiğimizde, içeride yalnızca (okulun sahibesi) Hilal Hanım kalmıştı!

Yani, yaşasın!

Peki ama benim canım oğlum, akşam seni alırken "bi'dakka daha, bi'dakka daha" diye ayrılamadığın yere, sabah geldiğinde niye etinden et koparıyorlarmış gibi "anneeeaaaaaa anneeeaaaaaaaa" diye ağlayarak giriyorsun?

Güncelleme: Yazımın üstüne kuzenim (Çınar'ın Ersel Dayı'sı) mail atmış: Çünkü adam daha minik, sen bunu kabullen önce! demiş... Haklı, ne diyeyim! Neyse ki etrafımda böyle insanlar var da sorularımın yanıtlarını hemen buluyorum :)

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Yuvada Bir Tam Haftanın Ardından...

Minik adam yuvadaki ilk tam haftasını bitirdi...

Beklendiği üzere, daha tam olarak alışmış değil; ama, her geçen gün yavaş yavaş daha iyiye gidiyor yuva macerası -aslında, maceramız! Bütün ailenin derdi oldu tahmin edersiniz ki. Anne-babanın yanında anneanne, babaanne, dedeler, dayı, halalar... herkes bir ayrı "kıyamaaaaaaam" modunda. Aslında ortada "kıyılacak" bir durum da yok. Ve bence Çınar, bu haftaki tepkilerinden anladığım kadarıyla, yuvasını, ya da kendi deyişiyle "okkul"unu çok sevdi! Tek derdi, daha önce de yazmıştım, "benim de orda olmamam!".

Pazartesi, daha arabada giderken nereye gittiğini fark etti Çınar ve mızıldanmaya başladı. Bu arada, hiçbir zaman çocuğu "atta gidiyoruz" gibi kandırarak düşürmedik yola. "Çıkıyoruz" dediğimde "atta?" diye sordu çoğu zaman, ben de "Hayır annecim, okula" dedim. O da hüzünlendi, "anneeee, anneee" ye başladı. Ama kandırmadık. Onun için yeterince zor olan bir şeyi, yalanla "kendimiz için kolaylaştırmaya" çalışmadık.

Yolda, kendini ağlamamak için tutuşu gözümün önünden gitmiyor ama... dudağını büzmesi, çenesini titretmesi, durup durup "anne? anne?" demesi! Öğretmenine verirken kendini paralarcasına ağlaması... almaya gittiğimde ağlıyor/mızırdanıyor olduğunu görmek... Bir arkadaşım "annelik bitmek bilmeyen bir vicdan azabıdır" demişti. Aslında, öyle değil; yani, annelik bu kadar olumsuz bir şey değil. Ama insan yavrusunun üzüldüğünü bile bile bir şeyi yapmaya devam ediyorsa, onun iyiliği için olduğunu bilse bile, müthiş bir vicdan azabı duyuyor; yalan değil!

Ben her gün öğlen yuvayı aradım, bazen de onlar beni aradılar bu hafta boyunca: gün ortası raporu adını verdim bu konuşmalara. Çınar'ın o günkü gidişatını, ruh halini, yemek yeyip yemediğini, uykusunu konuştuk. Akşamüstü almaya gittiğimde de hep "bugün daha iyiydi" dediler, yüreğime su serptiler.

Bir de, salı günü Hilal Hanım "evde çok sevdiği bir oyuncağını ya da kitabını çantasına koymamızı" istedi. İlk koyduğumuz gün, oyuncak itfaiye arabasıyla uyumuş... demek ki gerçekten bildik nesnelerle kendilerini güvende hissediyorlar!

Ama gerçekten, pazartesi günü geçen haftaya göre daha iyiymiş. Öğretmenlerinin sorduğu sorulara yanıtlar vermiş (kafa sallama şeklinde). Salı, pazartesiden de iyi. Hatta, çarşamba günü Hilal Hanım "bugün dağın zirvesindeydik" dedi! Tabii, "iyiymiş" demek "daha az mızırdanıyor; anne anne diyor ama oyunlara katılıyor, etrafıyla ilgileniyor; yüksek sesle ağlamıyor" demek... Hatta çarşamba günü, onu almaya gittiğimde, önce yine "anneee aneeee" diye hafiften ağlayarak kucağıma atladı, sonra baktım, bir eli havada, bana karşıyı gösterip "gııhhhaaaaaa" şeklinde bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Meğer, bahçeye çadır kurmak için salıncakları toplamışlar. Çadır kalkmış ama salıncaklar tepede duruyor! Yani, oğlum bana gününden bir kesit anlatıyor! Bayıldım bu gelişmeye tabii!!! Perşembe günü almaya gittiğimde ağlamıyordu. Kucağıma atladı hemen tabii, ama sonra "kaydıraktan nasıl kaydın, göstermek ister misin?" diye soruğumda kucağımdan inip kaydırağa çıktı! Daha önceki günlerde yaptığı tek şey, arabamızı gösterip, gidelim diye bağırmak oluyordu :) Cuma sabahı ise, daha evden ağlmaya başlamış olmasına rağmen (haftasonu yorgunluğuna verdim), yuvaya varıp da öğretmeni kucağına alır almaz bana dönüp, ağlayarak da olsa, "ba-baaaaa" dedi -hem ağlarım, hem giderim :) Ve sonra 9:30 gibi Hilal Hanım aradı "Çınar şu an oldukça keyifli biçimde öğretmeniyle puzzle yapıyor; yani, bugünleri de gördük, ne harika!" dedi... evet, gerçekten harika! Öğlen de yine gün ortası raporu aldım; yemeğini gayet güzel yemiş, 1 saattir uyuyormuş, sınıfta çok durmak istememiş, ama daha sakinmiş. Akşam aldığımda ise keyifliydi. Ağlamıyordu! Ne güzel... ağlamasın artık! Yalnız, emziğe çok fena sardırdı; yuvadakiler de, "şu an onu rahatlatacak bir şeye ihtiyaç duyuyor; ama, merak etmeyin, buraya tam olarak alışsın, onu aramayacak bile" dedikleri için kafama takmıyorum.

Özetle, bu hafta minik adamımız yuvaya alışacağının sinyallerini verdi bize! Biliyorum, haftasonundan sonra bir "pazartesi sendromu" yaşayacağız. Ama, "okkul"unu seviyor. Öğretmenleriyle, arkadaşlarıyla olmaktan keyif almaya başladı... bir de ben olsam...

Bitirirken...

Sevgili Banu,

Çınar'la ilgili yaptığın bütün güncellemelerin, verdiğin haberler, telefonun, ilgin için çok ama çok teşekkür ederim! Yüreğime nasıl sular serpildi her seferinde, en iyi sen anlarsın sanırım :) Yaşa, varol!

Ve bir de...

İşte "OKKUL" ritüelimiz.. İyi seyirler :)



Okkul from Basak Celik on Vimeo.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Yuvada Bir Gün


Başlamadan...

Çınar her geçen gün biraz daha alışıyor yuvaya -aslında, benden ayrı olmaya. Çünkü, geçen günler içinde anladım ki, derdi yuvaya gitmek değil, gerçekten benim orada olmamam! İkinci hafta izlenimlerimizi, nasıl gittiğimizi haftasonu yazacağım. Şimdi, yuvada neler yapıyorlar, onu anlatma zamanı!

Sabah

(Ağlama fasıllarını geçtikten sonra) yuvada gün saat 9 civarı kahvaltıyla başlıyor! Sıraya girip merdivenleri pıtır pıtır çıkıyor afacanlar, lavabo sırasında beklemeye başlıyorlar! Sonra minik eller yıkanıyor ve minik masanın etrafındaki minik sandalyelere diziliyor çocuklar. Herkesin tabağına kahvaltısının konması bekleniyor, bu arada "put your hands on your lap, lap, lap (ellerinizi dizlerinize koyun)" şarkısı söyleniyor. Arada tabii, kimseyi beklemeyen "anarşikler" de çıkabiliyor (bkz. minik adam). Onlar da zamanla ne yapmaları gerektiğini öğreniyorlar -mış :)

Kahvaltıdan sonra dişler fırçalanıyor ve 18-24 ay grubu kendi oyun odasına, 24-36 ay grubu da diğer oyun odasına gidiyor. Aslında şimdi "circle time/paylaşma zamanı" ama 18-24 ay arası afacanların hepsini aynı anda bir arada tutmak mümkün değil! Bizim minik adamın da dahil olduğu bu grupta 7 çocuk var: Çınar, Sude, Öykü, Ezgi, Hamish, Daniel, Aiace. Hepsi çok şekerler, cin gibiler! Sude ve Öykü grubun annesi tadında; hele Sude, Çınar'ın adını bile öğrenmiş! Sabah karşılarken "Çınaaa, Çınaaa" diyor :) Öykü daha mahçup, ama Çınar'la çok ilgileniyor (annesinin arkadaşının oğlu olduğunu biliyor olabilir mi acaba?).  Ezgi ve Daniel yeni alışanlardan. Yani, Çınar'la birlikte gürültücü ekipten :) Aiace, bildiğiniz Tazmanya canavarı! Hem yemek yemesi, hem de yürümesi (gerçekten, döne döne yürüyor, acayip sıcakkanlı bir çocuk; tam İtalyan!). Hamish tam bir İngiliz. Kontrollü, mesafeli; gel gör ki, o da pek şeker! Daniel'la pek iyi anlaşıyorlar -daha önceden de tanışıyor olabilirler, emin değilim.

İşte bu 7 kafadar ve öğretmenleri önce odada çeşitli oyuncaklarla oynuyorlar, 2 sınıf öğretmeni her biriyle teker teker ilgileniyor, oyun konusunda yönlendiriyorlar. 10:30 civarı "atıştırma zamanı" -ya da Hilal Hanım'ın deyimiyle "bu grubun circle time'ı". Çünkü ancak kraker ve meyve geldiğinde minik sehpanın başında aynı anda bir arada olabiliyorlar :) Yani, bu yaşın paylaştığı şey, deneyimden ziyade, meyve! Atıştırmalıklar bitince, temizlik işlemleri yapılıp (çoğunda bez var) doğru bahçeye çıkılıyor.

Bahçede Çınar'ın favorisi kum havuzu! Kürekle kovaya, ve bazen yerlere, doldur boşalt yapmak en büyük keyfi! Eğlenceli bir çocuk parkı var yuvamızın. Kaydırağın merdiveni yok mesela, tırmanma halatı var! Dağa dırmanır gibi tırmanıp sonra kayıyorlar. Salıncak ve sallanan at var. Merdiven olan tahta ev köşesi de yine tımanma duvarıyla bitiyor (dik değil, makul bir biçimde eğimli). Çınar ilk gördüğünde çok şaşırdı -merdivensiz kaydırak, kaydıraksız merdiven??!!!???? Çabuk alıştı ama, pıtır pıtır her yeri keşfediyor! Bahçede kümeste tavuklar var, içinde henüz ne olduğunu keşfedemediğim bir de gölet (etrafı demir tellerle çevrili).

Bahçenin diğer yanında ise yuvanın ektiği sebzelerin bulunduğu büyük tahta saksılar var. Çocuk bahçesinde yerler çakıl -çarpamalarda darbeyi en çok emen madde. Bir de yağmur yağınca, çakıllar yıkanıp suyu aşağıya geçiriyor (malum, hidrolik iletkenliği en yüksek maddelerden), üst hemen kuruyor, ve çocukların oynayabileceği hale geliyor :)

Öğle

11:30 civarı "clean up, clean up, every body, every work (haydi herkes herşeyi toplasın)" şarkısıyla çocuklar yine dizilenip el yıkamaya ve yemek yemeye üst kata çıkmaya başlıyorlar. Yemekler çok lezzetli! Çeşit bol! Bu ayın yemek listesi için şuraya bir tık lütfen! (Not: umarım Google Docs çalışıyordur... açamazsanız, isteyenlere email atarım) Öğle yemeğinden sonra yine dişler fırçalanıyor, temizlik yapılıyor ve çocuklar yavaş yavaş uyku odasına geçiyorlar. Pijamalar giyiliyor, uyku rutinleri yapılıyor, 1'e doğru neredeyse tüm çocuklar uyumuş oluyorlar... Genelde çocuklar kendileri uyuyorlar, ama yeni başlayanları, kendilerini nasıl rahat hissediyorlarsa, öyle uyutmayı tercih ediyorlar (kucakta, pışpışlayarak, ayakta sallayarak...).

İkindi

15:00-15:30 arası çocuklar uyanıyor ve hazırlanıp ikindi kahvaltısı için 24-36 ay grubunun oynadığı odadaki minik masanın etrafına, minik sandalyelerine diziliyorlar. İkindi kahvaltısı tam onların seveceği atıştırmalıklardan oluşuyor -ve içinde mutlaka süt ya da sütlü bir ürün bulunuyor. Kahvaltıdan sonra yine biraz oyun odasında, biraz bahçede oynuyorlar. 5'te meyve servisi yapılıyor; yine aynı oyun odasında, afiyetle meyvelerini yiyorlar. Bu saatten sonrası biraz serbest zaman. Kim, ne isterse onu yapıyor. Zaten aileler de yavaş yavaş gelip çocukları almaya başlıyorlar. Çocukların her birinin bir defteri var; gün içinde yaptıkları, yedikleri, uyku saatleri ve diğer bazı önemli notlar bu defterlere yazılarak çantalarına konuluyor. Hepsinin çok şirin turuncu sırt çantaları var. Minik adamın sırt çantalı bir fotosunu buraya koymayı çok istedim, ama şimdilik çantayı bana taşıtmayı tercih ettiği için mümkün olmadı!

Oyun odalarında çoğunlukla ahşap oyuncaklar var -yapbozlar, delikten şekil geçirme kutuları, ahşap mutfak, meyve/sebzeler, bloklar... Bunu yanında ahşap olmayan eğitici oyuncaklar, kuklalar ve kitaplar da koymuşlar! Benim bayıldığım, su dolu leğen koymak için yaptırmış oldukları sehpa! Sehpanın ortasına, leğenler için yer yapmışlar, böylece çocuklar hem suyla oynayabiliyor, hem de üstleri ıslanmıyor! Tabii ki önlük de giydiriyorlar!

Yuvanın dili İngilizce. O yüzden öğretmenlere "Ms ..." diye hitap ediliyor. Çocuklarla İngilizce konuşuyorlar, ama yeni gelenler için "ne anlama geldiğini" anlatıyorlar. Şarkıların hepsi İngilizce, şarkıları söyledikten sonra da, o şarkıda ne yapılması gerektiğini, ya da şarkıda ne anlatıldığını da açıklıyorlar. Katı bir dil eğitimi söz konusu değil. Günlük hayatın içinden, eğlenceli bir "öğrenme hali" var.

Bitiriken...

1.5 gün kaldım o ortamda, ama şunu söylemeden geçemeyeceğim: yuva dediğiniz şey, bilhassa 18-36 ay kısmı, bildiğiniz tımarhane! Öğretmenlerin hepsine sabır diliyorum, gerçekten işleri hiç kolay değil; ama, gördüğüm kadarıyla, bizimkiler işlerini gerçekten iyi yapıyorlar!

29 Haziran 2010 Salı

Yuva Güncesi (Bir Hafta -Tekmili Birden...)

Yuvaya başlatmak kolay değilmiş...

Hem de hiç!

Hele ki "kararlı" bir çocuğunuz varsa. Yeni taşındıysanız, bakıcısı yerine yuvaya annesi götürmek ve alıştırmak zorunda kalmışsa (yani bakıcının alternatifi değil de, annenin alternatifi yuva olmuşsa -teşekkürler Şenay!) biraz daha zor oluyormuş. Bizde öyle oldu. "-di'li geçmiş zaman" kullandığıma bakmayın, hala bir "alışma" söz konusu değil, şu an hala "direnme" aşamasındayız. Ama geçecek, sinyaller o yönde.

Neyse ki bizi çok iyi anlayan, çok doğru yönlendiren, biz daha ağzımızı açmadan Çınar'ın bir önceki gece vermiş olduğu tepkileri "şunu şunu yaptı mı?" diye bize sorabilen bir yuva yöneticimiz ve çok da tatlı, oğlumun herşeyiyle en güzel şekilde ilgilenen öğretmenleri var. Yani, doğru yerdeyiz! Teşekkürler Ms. Hilal ve Ms. Züleyha :) (Öğretmenlere bu şekilde sesleniyorlar...)

O zaman, buyrun yuva güncemize; gün gün neler oldu, neler yaptık, okumaya... (ya da isterseniz, siz de gün gün okuyun; uzun, çok uzun oldu...)

Gün-1: Dak'ka bir Gol Bir!

Murphy kuralları her zaman geçerli olmak zorunda mıdır? Yuvaya başlayacağımız ilk gün, geç kalmamak için akşamdan herşeyi (Çınar'ın ve bizim kahvaltı tabaklarımızı, malzemeleri vs) mutfak tezgahının üzerine hazırlamış olmama rağmen, bizim kuzu 7:45'te uyandı ve "nasıl olsa geç kalkmıyor" diye saat kurmayan annesine ilk dersini vermiş oldu: o saat 07:15'e kurulacak! Hemen kahvaltımızı ettik, çok da acele ettirmemeye çalışarak Çınar'ı ve kendimiz hazırladık, yola koyulduk: ben, midemdeki kelebeklerim, kuzum ve kocam.

Yolda Çınar'a biraz neler yapacağımızı anlattım. Hani, önbilgi olsun diye... Yuvaya vardığımızda Hilal Hanım bizi kapıda karşıladı, öğretmenlerimizle tanıştırdı (o gün eşinin ameliyatı olduğu için okulda çok fazla bulunamadı...). Çınar önce çocuk bahçesinden içeri girmek istemedi. Neyse ki yağmur yağdığı için salıncaklar ıslaktı, ıslak olduğunu gösterdim, binmek için ısrar etmedi. Bu arada, yuvaya kendisiyle aynı gün başlayan İngiliz arkadaşı Daniel'a (19 aylık) salıncakların ıslak olduğunu, bu yüzden binemeyeceklerini bir anlatışı vardı, görmeliydiniz! (Hayır, videoya alamadım... üzgünüm).  "Haydi kahvaltıdan önce ellerimizi yıkıyoruz"u duyunca hemen içeri, el yıkamaya koşturdu! Buraya kadar herşey iyiydi ama sonra birden ben ve Çınar, büyük bir yuva ekibinin içinde yalnız kaldık. Ben, ilk gün olduğu için "şu saatte şunları yapıyoruz, şimdi böyle yapacağız" falan gibi bir "oryantasyon" ve de ardından benim yanımda Çınar'la ilgilenen birilerini umuyordum ama öyle olmadı. Sürüyü takip ederek hareket etmeye çalıştık, zaten Çınar'ı lavabonun başından ayırmak çok zor oldu. Sınıfta ve bahçedeyken gayet iyiydi, etrafta çocukların olmasından hoşlandı, son derece iyi iletişim kurdu... ama ben "ilgisizlik" yüzünden yavaş yavaş sinirlenmeye başlamıştım. Bahçede oyundan sonra öğle yemeğine geçildi! En sevdiği şey köfte olmasına rağmen, karşısında sürekli ağlayan bir çocuk olduğu için Çınar yemeğe de konsantre olamadı, zarla zorla, oyunla 1 köfte ve yoğurdunu yedirebildim. 1 kaşık da bulgur pilavı. Bütün bunlar sırasında yine bir allahın kulunun bizimle ilgilenmemiş olmasına iyice dellenme safhasına gelmiştim. Sonra öğle uykusuna geçildi: 17 çocuk, 3-4 öğretmen ve Çınar! Hilal Hanım "ilk gün uyumak istemeyebilir, o zaman eve gidebilirsiniz" demişti. Zaten uyuması ne mümkün o hengamede! 40 dakika uyumaya ikna etmeye çalıştıktan sonra, daha fazla çıldırmamak için Çınar'ı aldım ve eve döndüm. Zaten arabaya bindiğinin ilk dakikasında uyudu!

Ve canım müthiş sıkıldı! Yani çok beğenerek gezdiğimiz, herkese önerdiğimiz yuva, böyle mi yapacaktı? Özensiz, ilgisiz... ilk hissettiklerim bunlardı ve çok üzgündüm. "Yeni bir bakıcı mı bulsaydık acaba, yememesini, uyumamasını dert etmemek için çok küçük daha.. yok yok ben işi bırakayım en iyisi, olmayacak bu böyle..." diye kendimi yemeye başlamıştım bile! Sonra, Burcu'yla konuştuk. Kızı Öykü de Binbir Çiçek'e gidiyor, Çınar'ın sınıf arkadaşı :) O da, ilk günle ilgili aynı şeyleri hissettiğini, ama sonradan yuvada Öykü'yle çok güzel ilgilendiklerini anlattı. Hatta, 1 ay sonra gittikleri doktor kontrolünde kilo bile aldığını görmüşler! İçimi rahatlattı doğrusu bu konuşma, ama yine de Hilal Hanım'la ertesi gün konuşmaya karar verdim. Yani, o yuvada yok diye mi işler böyle gitti, sonra nasıl olacak, bilmem gerekiyordu...

Sol üst: Bahçe, Sağ üst: Elif, Çınar, Ezgi oynuyorlar, Sol alt: en sevdiğimiz yer, kum havuzunda Çınar ve Aiace (Ayaçe diye okunuyor), Sağ alt: tırman tırman!

Gün-2: Anne, Anne!

İkinci gün de Murphy bizi ziyaret etsin çok isterdim doğrusu, ama gelmedi! Çınar 05:45'te ayaktaydı! Rekor! Dolayısıyla gayet yayıla yayıla hazırlandık, kahvaltı ettik. Ve yola koyulduk: bu sefer ben, iç sıkıntım, kuzum ve kocam.

Çınar yine bahçeden içeri "el yıkama" vaadiyle girdi, ellerini yıkadıktan sonra kahvaltı masasına koştu ve "put your hands on your lap lap lap (ellerinizi dizlerinizin üzerine koyun)" şarkısının bitmesini beklemeden, bütün anarşistliğiyle tabağındaki salatalıkları çatallamaya koyuldu! Bu sırada, arkadaşı Ezgi "nasıl herkesin birden başlamasını beklemez?" dercesine kocaman kocaman açılmış gözlerle Çınar'a bakıyordu :) Hilal Hanım'la beni pek eğlendirdi bu durum. Baktım Çınar güzelce kahvaltı ediyor, Hilal Hanım'la konuşmaya aşağıya indik. (NOT: 18-36 ay grubu da kahvaltı ve öğle yemeğini üst katta yiyor. Merdivenlerden dizi dizi çıkışları çok şeker! Öğretmenler çok dikkatli, çocuklar da öyle... benim hoşuma gitti bu durum doğrusu!) Endişelerimle ilgili Hilal Hanım şöyle söyledi:

"Hangi vakitte ne yapılması gerektiğini size söylememiş olmamız konusunda haklısınız. Dün, ameliyat nedeniyle, çok kaos bir gündü. 3 kere gidip gelmem gerekti. İlgi konusunda ise, annesinin yanında çocuğa 'şunu yap, bunu yapma' deyince, ya da altını değiştirmeye, yemek yedirmeye kalkınca, büyük tepkilerle karşılaşabiliyoruz. Çocuk 'annem var, sana ne oluyor' tepkisi verebiliyor. Dolayısıyla, anne varken, biz ilişkilerine asgari seviyede karışmayı tercih ediyoruz. Ama içiniz rahat olsun, siz burada olmadığınız zaman, Çınar'la en iyi şekilde ilgilenilecek."
Zaten sonra Çınar'ın sınıf öğretmeni Züleyha Hanım'la da konuştum. Çınar'ın henüz kendi kendini doyurabilecek kadar yemek yemeyi beceremediğini ve uyurken yardıma ihtiyacı olduğunu anlattım. O da "ne gerekiyorsa ben yapacağım, siz hiç merak etmeyin" dedi ve samimiyetiyle içimi rahatlattı.

Biz Hilal Hanım'la konuşurken kahvaltısını bitirmiş ve aklına annesi gelmiş oğlum ağlayarak yanımıza geldi: anneeeeee, anneeeee!!!! Böylece, "anne anne" kalıbı, Çınar literatüründeki yerini almış oldu! Biraz sakinleştikten sonra öğretmeniyle oyun odasına gitti, biz Hilal Hanım'la sohbet etmeye devam ettik... sohbet çok uzun sürmedi, çünkü Çınar yine "anne anne" modunda geri geldi. Bu sefer ben de oyun odasına gittim, çocuklarla oynadım. Hep birlikte kraker ve meyve yedik (10:30, atıştırma zamanı). Sonra bahçeye çıktık, Çınar kum havuzunun başından neredeyse ayrılmadı. Yemek vakti olduğunu duyunca da herkesten önce el yıkamak için içeri koşturdu! İkinci gün yemekten yana şansımız açıktı: yayla çorba ve bezelyeli tavuk! Çınar çorbayı görünce, yine kimseyi beklemeden kaşığı kaptığı gibi koca bir kase dolusu çorbayı, üzerine çok az dökerek 2-3 dakka içinde bitirdi! Normal sandalyeye oturarak hem de! Üstelik kaşıkla toparlayamadığı için kaseyi kafasına dikerek süzmek suretiyle! Benim gözlerim fal taşı gibi açıldı haliyle! Yuvanın olumlu etkilerini daha ikinci günden görmeye başlamıştım, harika! Tavuk yemeğini de yardımımla yedikten sonra lavaboda el yıkadık ve diş fırçaladık. Sonra temizlenmek ve pijamalarımızı giymek için uyku odasına gittik.

Sabah neredeyse gün ağırmadan uyandığı içi öğlen sızacağını düşünsem de etrafında uyumak için hazırlanan, hoplayıp zıplayan çocukları gördükçe uykusu açıldı ve bana türlü şımarıklık yapmaya başladı. Baktım sinirlerim geriliyor, kendisini uyutması için öğretmenine emanet ettim ve odadan çıktım! 1-2 dakikalık sessizlikten sonra ağlamasını duydum "anneeeee, anneeeeeeeee"... İçim daralarak bekledim kapıda. 3-4 dakika sürdü, sonra öğretmeni çıktı içeriden "merak etmeyin, uyudu" dedi. "Nasıl uyudu?" diye sorum şaşkınlıkla. "Sırtını sıvazladım, uyanınca anne burada seni bekliyor olacak, dedim; azıcık ağladı ama sonra sızdı, bakabilirsiniz isterseniz" dedi. Kızcağıza güvenmediğimden değil, sırf merakımdan içeri girdim. Kampetine yayılmış horlayarak uyuyordu bizim minik adam. Kuzumun elini öptüm, yavaşça odadan çıktım.

O gün 1.5 saat kadar uyudu, tabii ki uyandığında beni göremediği için ağlayarak yanıma getirildi yine. Ama çabuk sakinleşti, birlikte 5'e kadar oynadık, ikindi kahvaltısı ettik, meyve yedik... Çınar'ın "hiçbir kurala boyun eğme yanlısı olmayan anarşist kişiliğini" yeniden gözlemleme fırsatı edindim! Yani, şu yuvada kurallara uyduğunu gördüğüm gün bir yaşıma daha gireceğim sanırım :)

Sol üst: Sulu oyun -Öykü, Çınar, Daniel, Aiace, Sağ üst: Yemeğe çıkıyoruz (yeşil tshirt giyen Çınar), Sol alt: Fıkra gibi bir İngiliz (Hamish), bir İtalyan (Aiace), bir Türk (Çınar) bir gün yuvaya başlamışlar..., Sağ alt: Kendim yerim!

Özetle, ikinci günü güzel geçirdik, ama, Çınar'ın "anne anne" sendromundan ertesi günün hiç kolay olmayacağını anlamıştım...

Gün-3: Yuvada Yalnız İlk Gün

Bir gün önce Hilal Hanım "artık yarın size kapıdan bay-bay deriz" demişti. Ben de doğrusunun bu olduğunu düşündüm. Çünkü Çınar yanında beni istese de, yuvadaki arkadaşlarıyla ve yapılan herşeyle gayet ilgili ve uyumlu görünüyordu. Hatta bir gün önce, ikindi kahvaltısı sırasında Elif'in (3 yaş) kolunu ve saçlarını okşayıp "uuuuuu" demesi de arkadaşlarından hoşlandığının bir göstergesiydi bana kalırsa. Ortamla ve kişilerle ilgili sıkıntısı olmadığını düşündüğümden, çarşamba sabahı Çınar'ı bırakıp çıkmaya karar verdim.

Ama çarşamba sabahı kahvaltıda muazzam bir inatlaşma yaşadık! Çınar sütünü içmek istemedi, çay istedi. Ben de çay vermek istemedim, sütünü bitir, sonra çay da içelim, dedim. İnatlaşma gerilime dönüştü... Çayı aldığım gibi lavaboya boşalttım! Zaten iki-üç haftadır tavan yapan iştahsızlığına bir de sütü reddetmesi eklenince (ve benim 'yuvada da süt içmiyor zaten, nerden kalsiyum alacak bu çocuk, nasıl beslenecek' endişelerim iyice gün yüzüne çıkınca) sinirlerim iyice bozuldu ve başladım ağlamaya. O da üzüldü, geldi beni teselli etmeye çalıştı aklınca. Düzledik güya, ama biraz gergin çıktık evden...

Yuvaya gittiğimizde içeri pek girmek istemedi (bir gün öncesini hatırladı sanırım). Ben ona kısaca gündüz burada arkadaşları ve öğretmeniyle olacağını, akşam gelip onu alacağımı anlattım. Ama kıyamet koptu tabii. O ağlar, ben ağlamamaya çalışırım (ama başaramam). Ms. Züleyha aldı, içeri götürdü. Hilal Hanım "merak etmeyin, birazdan düzelir" dedi ama benim film orada koptu, ağlamaktan kadına yanıt veremedim... arabaya kaçtım. 20 dakika sonra aradılar. Çınar sakinmiş, kahvaltısını etmiş. Yalnız kahvaltıda "çayı" şiddetle reddetmiş...

(Neden acaba? Bazen ne kadar gereksiz inatlaşıyorum şu çocukla... onun için zor bir gün olacak, bırak içmesin sütünü, çay içsin. Ne var yani? Bunu duyunca, çok kızdım kendime. Duygularını anlatamıyor, ama annesi de empati kuramıyor. Onun da canı sıkkın, ne olur bu dönem azıcık anlayış göstersem? Süt yerine çay içirsem? İyi ders oldu bana... Hilal Hanım'ın bu nokta atışı soru ve yorumlarına bayılıyorum! İşini gerçekten iyi yapıyor, böyle zamanlarda daha iyi anlıyorum...)

...Şimdi meyve atıştırıyormuş. Arada "anne anne" diye mızırdanıyormuş ama iyiymiş... Sonra, 1'e doğru Hilal Hanım aradı, yemeğini yemiş (1 tane biber dolma, 1 dilim peynirli börek ve yoğurt), 1 olmadan da sızmış. "Bence gayet iyi bir ilk gün geçiriyor Çınar" dedi, içim rahatladı. O gün 2 saat uyumuş Çınar. Sonrasında yine aynı tempoda devam etmiş: arada mızırdanarak ama ortama katılarak. İlk hafta 16:00-16:30 arası almamın uygun olacağını söyledi Hilal Hanım. Öyle yaptım. Ağlayarak boynuma sarıldı kuzum. Ama giderken Ms. Hilal ve Ms. Züleyha'ya "ba-baaaa" dedi, hatta Ms. Züleyha'yı yanağından öptü. Onlarla ilgili olumsuz bir duygusu olmadığını da anladım, rahatladım...

O akşam ve gece zor geçti. Çınar gece bir defa uykusunda "anne" diye ağlayarak uyandı. Çok zor sakinleştirdim, en son yanına yattım, elini tutarak uyuttum...

Gün-4 ve 5: Zor Günler...

Perşembe günü daha yolda içini çekmeye başladı Çınar, okul yolunu tanıdı! Tabii, okulu görünce yine kıyamet koptu! Günü bir öncekine benzer şekilde geçirdi. Biraz daha şiddetli tepkilerle. Ama Hilal Hanım, verdiği her tepkinin normal olduğunu söyledi, 1.5 hafta gibi bir zamanda alışacağını tahmin etti. İçim rahatlar gibi oldu. Öğle yemeğinde de sevgili Şenay'la buluştuk, yine yalnızca çocuklardan bahsettik; ama, kafam dağıldı, çok iyi geldi doğrusu... Perşembe akşamı anneannedeydik, Çınar bütün akşam "anne anne" diye elimi bırakmadı. Çok hırçın ve mutsuzdu. En sevdiği yemek olan "köfte-pilav"ı bile zar zor yedi. Normalde yatacağı vakitten 1 saat önce sızdı. Ve 2 saat sonra çılgınca ağlayarak uyandı. Yanına gittim, deli gibi bağırıyor. Elimi itiyor, sarılmama izin vermiyor. Açtım ışıkları, beni gördü, ağlamaya devam etti, ama bir süre sonra sakinleşti, uyudu. O gece yanımda yatırdım. Sonra bir daha uyanmadı ama ben bütün gece "çocuğumu fazla zorladım, depresyona soktum, çalışmayacağım, ben bakacağım" diye düşünmekten uyuyamadım... Sabah Hilal Hanım'la konuşmaya karar verdik. Ahmet de yanımda olmak istedi.

Cuma Hilal Hanım bizi karşılarken "sabah Çınar'ı düşünerek uyandım, geceleriniz nasıl geçiyor merak ediyorum" dedi! Hayatımda bundan daha güzel bir soru cümlesi duymamış olabilirim (tamam, Ahmet'in "benimle evlenir misin?"i hariç!) Neden? Pek çok nedeni var: 1- Bu insanlar Çınar'ı önemsiyor, 2- Bu insanlar işlerini, çocukların neler yapabileceğini çok iyi biliyor, 3- Bu insanlar daha ben soruyu sormadan yanıtını veriyor; yani beni rahatlatıyor, bana güven veriyor!

Neyse, hemen atladık tabii Ahmet'le, "biz de sizinle bu konuda konuşmak istiyorduk" diye. Anlattık, Hilal Hanım da şöyle dedi:

"Gecede 1-2 defa bu şekilde uyanması normal, bütün gece ağlıyor olsaydı endişelenebilirdik. Çınar, gerçekten kararlı ve güçlü karakterli bir çocuk. Büyüğü bile elinden tutup sürükleyerek istediğini yaptırabilecek güçte. Bu yüzden, direnecektir. Ama, bizimle iletişim kuruyor, konuştuğumuz zaman dinliyor, kitap okumamızdan hoşlanıyor, ağlıyor dahi olsa kendisinden bir şey istendiğinde yapıyor, yemek yiyor, uyuyor... Yani alışacak, belki diğer çocuklara göre biraz daha uzun sürebilir, ama endişelenecek bir durum yok."
Bir kez daha rahatladık... yani, olabildiğince... Cuma, diğer iki günden biraz daha zor geçti anladığım kadarıyla, ama Çınar'ı almaya gittiğimde bütün arkadaşlarına "ba-baaa" dedi, öpücük verdi. Öğretmenlerini öptü. Parktaki bütün oyuncaklara "ba-baaa" dedi. Biraz uzattık veda sahnesini, böylesi iyiymiş (öyle dedi Hilal Hanım).

Cuma akşamı da yapışık gezdiğimiz halde gece hiç uyanmadı neredeyse. Bir-iki kez mızırdandı ama yanına gidip pişpişlediğimde hemen daldı. Ağlamadı, bağırmadı...

Haftasonu

İznime cumartesiyi de dahil ettim, haftasonu hepbirlikteydik. Cumartesi minik adamımız son derece hırçındı, hiç alışık olmadığımız şekilde, deli gibi ağladı! Sinir krizi geçirir gibi... Anne ve baba olarak sabır sınırlarımız epeyce zorlandı. Gerçekten, oğlumu tanıyamadım... ve çok üzüldüm... ama çok! Gün çok zor geçince, gece de zorlandık. Yarım saatte bir uyandı, dalmakta zorlandı. En son yanımda yatırdım. Sabah uyandığında hala huzursuzdu...

Pazar günü, sabah hala cumartesi günkü modundaydı. Ama öğleye doğru düzeldi, ve sonrasında yine eski, bildiğimiz Çınar moduna geri döndü. Kararlı ama uyumlu, hırçınlık yapmayan, ne istediğini bilen ama gereksiz ağlayıp bağırmayan minik adam modu... Gecemiz de iyi geçti.

Tabii bu sabah arabaya binip de okul yoluna girince içini çekmeye başladı, anneee anneee, okkul... diye...

Yeni bir oyun geliştirdik Çınar'la.

Anne: Bak aşkım, gündüz anne-baba işte; Çınar, okulda. Akşam, berabeeeeer (burada sarılıyorum ona). Tamam mı? Anlaştık mı?
Çınar: (kafasını olur anlamında sallayıp) ammaaammm! (Tamam, yani).

Ne kadar anlıyor bilemiyorum, ya da "tamam"ın ne demek olduğunu bilip bilmediğinden pek emin değilim, ama bir süre sonra kabullenecek, bu da ritüel olarak kalacak, onu rahatalatacak, diye umuyorum. Bir de "anne anne" diye mızırdandığında "Tatlım, benden ayrılmak istemiyorsun, biliyorum. Ama işe gitmem lazım, o yüzden sen de okula gidiyorsun. Okulda herkes seni çok seviyor." diyorum. Hani, onu anladığımı bilsin, olumlu duyguları olsun diye...

Sabah yine ağlayarak ayrıldı. Diğer 3 günkü gibi davranıyormuş. Şu alışma süreci hemen geçip gitse, o da biz de rahat bir nefes alsak...

Bakalım bu hafta neler olacak...

19 Haziran 2010 Cumartesi

Yeni Bir Başlangıç Arifesinde...

Bir can arkadaş "ne hissediyorsun, yaz" dedi...

Yazayım, dedim ben de.

Minik adam pazartesi yuvaya başlıyor. Aslında, başlıyor-uz. Birlikte gelmemizi istedi yuva yöneticisi. Güven duyması için, annesinin yanında olması önemliymiş. Çok sevindim bu habere, çünkü, daha ilk günden onu orada bırakıp gitmeye içim elvermiyor. Görmem lazım tepkilerini; biliyorum, ben varken çok başka, yokken bambaşka davranacak ama olsun. Anlayabilirim gidişatı gibi geliyor!

O yüzden, izin aldım işten 5 gün. Hilal Hanım'ı aradım bugün (yuva yöneticimiz). "Pazartesi sabahı 8:45 gibi burada olursanız iyi olur, biraz etrafı dolaşırız, sonra 9:30 gibi kahvaltıya geçeriz. İlk gün siz hep yanında olun; burada uyuyup uyumayacağına gidişata göre bakarız. Yalnız ilk bir kaç gün hafif de olsa bir şeyler yedirip getirin lütfen, kahvaltı vakti çok acıktığı için huzursuz olmasın..." dedi.

Tamam, benim plana uygun her cümle! Zaten, kahvaltı için 9:30 bize çok geç (Çınar 7:00'de dikilir ayağa, evden hep kahvaltıyla çıkacağız). Bir de zaten "ya yeterince yiyemezse kendisi yuvada" endişem de var, evde besleyebildiğim kadar besleme telaşındayım bu ara!

Yalnız, Hilal Hanım dedi ki "ilk gün hep yanında olursunuz, ikinci gün 'anneye bay bay deme zamanı' deriz"... Bi'dakkaaaa... böyle konuşmamıştık! Hani ben o hafta "orada olacaktım hep?" Soramadım telefonda, ilk gün konuşurum, dedim. Ama beyin arka planda işlemeye başladı bile: İkinci günden Çınar kalmayı kabul eder mi? Ben yakınlarda bir yerde dolanayım bari... Annemlerin evi çok yakın, oraya gitsem? Yok canım, ikinci gün de yarım gün kalayım, kademeli olarak azaltalım... evet evet, böyle teklif edeyim!

Tabii ki farkındayım, bu işi bilen kişiler Hilal Hanım ve ekibi, hatta kadın o kadar hakim ki yuvaya, bizi unutmamış; kendisi arayacakmış, taşınmayı vs soracakmış. Yolda telefon çekmemiş. En son 3 hafta önce konuştuğumuz düşünülürse, ilgisinden pek memnun oldum. Dolayısıyla, güveniyorum da... ama ah işte bu "annelik" yok mu! Uyku ve yemek konusunda endişeleniyorum yalnızca! Hep zorlandık bu ikilide; şimdi, üzmeden, üzülmeden yardımcı olabilecekler mi Çınar'ıma bu konuda? Yalnızca, umarım, diyebiliyorum. Başka annelerden, babalardan duyduklarım çok umut verici, ben de iyi düşünmeye çalışıyorum!

Midemde kelebekler uçuyor! Minik adamım büyüyor, okullu oluyor! "Okullu olmak", daha 21 aylık! Komik :) Ama, gideceği yer beni mutlu ediyor; orada arkadaşları olacak, güzel bakılacak, pek çok yeni şey öğrenecek, güzel şey öğrenecek. Montessori sistemiyle tanışacağız, haşır neşir olacağız -doğrusu buna da seviniyorum.

Ve ilk bir-iki haftanın zor olacağını tahmin ediyorum, bekliyorum... Hazırım. Yine de, sonrasında yaşanacak muhtemel zorluklara değeceğini düşünüyorum. Evet, hasta da olacak, sorunlar da olacak; ama, genel "hissiyatımı" sorarsanız, "iyi" olacak diye düşünüyorum. "İyi"nin kapsadığı her türlü anlamla (with every meaning it implies)...

Ve başka ülkelerden arkadaşları olacak diye çok heyecanlanıyorum, onlarla anlaşmaya çalışacak, onları anlamaya çalışacak. Çok gelişecek, tahmin edemeyeceğim şeyler öğrenecek... Her geçen gün beni şaşırtacak. Yeni kelimelerini heyecanla beklerken belki komik İngilizce kelimeler dökülecek minik ağzından! Sevinçten uçarak mıncıracağım onu o zaman! Bir de, heyecanla kendi kendine paltosunu giymesini bekliyorum... Binbir Çiçek'e ilk gittiğimizde görmüştük, harika bir palto giyme yöntemi göstermişler çocuklara: paltoyu yere ters seriyorlar, üstüne yatar gibi eğilip kollarını sokuyorlar, kolları yukarı kaldırınca hoop, palto giyilmiş oluyor... Bize ait bir videoyu kışın buraya koyabiliriz umarım...

Özetle: mutluyum, heyecanlıyım, iyi hissediyorum... midemdeki kelebekleri seviyorum. Umarım minik adamım da "okulunu" sever, mutlu olur!

Bize şans dileyin! Sevgiler...

18 Mayıs 2010 Salı

Sardı Korkular...

Evet, bizim minik adamın yuvaya başlama zamanı yaklaştıkça beni  de yavaştan korkular sarmaya başladı...

"Ya alışamazsa?" korkusu değil ama... insan dediğin her şeye alışır! Zaten yumuşak geçiş yapması için elimden geleni yapacağım. Bu biraz benim de kontrol edebileceğim bir süreç olduğu için, alışmak işin daha kolayca yanı gibi geliyor.

Benim korkularım başka. Çınar'ın yaşamıyla ilgili.

Ne kadar da emindim kendimden halbuki, "Yuvaya başlayınca çocuklarla daha çok zaman geçirecek, daha sosyal, daha eğlenceli bir ortamı olacak. Sonra uyku, yemek yeme alışkanlıkları konusunda diğerlerine baka baka bir sürü şey öğrenecek. Bir grupla birlikte hareket etmeyi öğrenecek, hayatta kurallar olduğunu öğrenecek. Zaten düzenli olmayı da sever, kendi düzenini kurmayı ve devam ettirmeyi daha iyi öğrenecek... zaten Montessori sistemi, onun bireysel seçimlerine de saygı duyacak bir yuva..." diye bıdı bıdı konuşup duruyordum...

Şimdi ise kafam karışık... Hala yukarıda yazdıklarıma katılıyorum ama "acaba"lar başladı bile bende.

"Acaba kendi kendine uyumayı başarabilecek mi? Yoksa uyuyamayıp sefil mi olacak? Daha da kötüsü, zaten gece de az uyuyor, ya öğlen uykusunu bırakırsa???"

"Acaba kendi kendini besleyebilecek mi? Zaten hiçbir zaman kilosu ileride giden bir çocuk olmadı, ya bir de üstüne kilo verirse, bağışıklığı zayıflar da hasta olursa?" (Bunda Mine Abla'nın payı büyük; geçen cuma gününden beri "2 yaşından önce erken veriyorsunuz, 2 yaşına kadar birinin onunla birebir ilgilenmesi gerekir, yemeğini, meyvesini felan artık siz evde haftasonları iyice takviye edersiniz" deyip duruyor.)

"Yuvada yemeğe hepbirlikte başlanıyormuş, kim neyle oyunuyorsa toplayıp öyle başka bir oyuna geçiyormuş... Ya Çınar bu kurallara uyamaz/uymak istemezse de ona sürekli yaptırım falan uygulamaya kalkarlarsa?" (İnsan kendi çocuğuna çok güzel disiplin veriyor da başkaları yapmaya kalkınca bana batıyor, nedense... deli miyim neyim? Yok yok, bu konuyu yuvayla konuşmam lazım!)


Bugün aklımda hep "tüm işyerlerinin yuvaları olmalı" fikri var! Uçuyorum, biliyorum! İşyerleri yuvalardan önce insanı çalışma koşulları sağlasınlar da, yuvaya sonra da sıra gelebilir; farkındayım! Ama bu ara gündemim bu... çocuğum yanıbaşımda olsa, arada gitsem, iyi midir, hoş mudur diye baksam. Ya da keşke çocuğumu belli bir yaşa -3 mesela- getirene kadar işinde yarım gün çalışmana, ya da haftanın belli 1-2 gününde evden çalışmana (!) izin verecek bir sistem olsa! Hayaller, hayaller... ya da ütopyalar mı desem?

Bir siyasi partinin, kardeşimle senelerdir gülüp eğlendiğimiz bir sloganı var: "İş, Aş, ..." diye başlayıp devam eden. Her gün işe gidiş yolumda, yolun kenarındaki koca ilan panosunda kurultay ilanlarını/seçim vaatlerini görüyorum. "Ev hanımına şu kadar maaş, şu kadar işsizlik maaşı, 3000 TL asgari ücret (breh!)" diye sıralamışlar. Parada pulda gözüm yok da, seçimlere de çok bir şey kalmamışken buradan tüm siyasi partilere sesleniyorum:

1 sene ücretli, 1 sene ücretsiz doğum izni, üstüne de 3 yaşına kadar iş yerinde part time çalışma imkanını bana vaat eden partiye oyumu vereceğim, söz! Hatta, ANNE SÖZÜ!

Öyle "en az 3 çocuk" diye işkembeden atmakla olmuyor; devlet böyle imkan versin, 3 de doğururum 5 de!...