kendi kendime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kendi kendime etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2013 Perşembe

#ellerimiztaksimedkiannelerde Anne Terliği > Toma+Biber Gazı+Plastik Mermi!*

*Başlık Twitter'dan alıntıdır...

-------------------------------

18 gündür Gezi Parkı'nda direniyor o çocuklar. Orada yatıp kalkıyorlar. Benim çocuğum için, herkesin yarını için yapıyorlar bunu! Dün İstanbul Valisi "anneler, çocuklarınızı alın parktan; can güvenliklerini garanti edemeyiz" dedi. Yine dün "parka 24 saat içinde müdahale edilecek" açıklaması yapıldı...

Valla kimse bir şey yapmadı; kendileri kaşındılar.

Çünkü anneler parka gitti! Ama çocukları almaya değil; el ele tutuşup onları korumak için zincir olmaya!

Kaynak: Twitter

Kaynak: Twitter

Kaynak: Twitter

Birazcık insanlık öğretmeye, birazcık "insaf" demeye, birazcık vicdanlara ses olmaya; çokça da gerçekten çocuklarını korumaya, destek olmaya gittiler. Her birinin ellerinden öpüyorum; ve şu direnişin başından beri ilk defa gerçekten İstanbul'da, orada olmadığıma çok üzülüyorum! 

Çünkü, işin içine anneler girmişse, orada bir duracaksın. Çocuğunu canı pahasına savunacağını bileceksin. Bir annenin canına tak ettiyse, harekete geçmeden önce düşüneceksin! Kendimden biliyorum; söz konusu Çınar'sa, bambaşka biri oluyorum!

Ve o terlik var ya o terlik, başlıkta yazdığı gibi, her türlü silahtan daha etkilidir. Hedefini şaşmaz, feleğini şaşırtır. Bu yazıyı okuyup da hiç terlik isabet etmemiş olan var mıdır, bilmiyorum. Azınlıkta olmayanlar ne demek istediğimi anlarlar :)

Bu gece orada olup da bizi kendilerine hayran bırakan, yüreğimize umut tohumları aşılayan harika anneler... ve benim gibi -kimseye bırakamadığından- uyuyan çocuklarının başında durup yürekleri ağızlarında aynı coşkuyu hissedenler... ellerinizden öpüyorum!

Ve İyi Cüceler'den, Çınar'ın da pek sevdiklerinden olan, bir kitap önerisiyle bu yazıyı noktalıyorum...


Her anne başka... bizim annelerimiz bambaşka!!!

#direngeziparkı


4 Haziran 2013 Salı

Çocuklara #direngeziparkı Nasıl Anlatılır?

Olağanüstü günler yaşıyoruz... 8 gün önce, Gezi Parkı'ndaki ağaçların AVM yapılması için kesilmesini istemeyen bir grup "marjinal" parkta nöbet tutmaya başladılar. Sonrasını hepimiz biliyoruz... Bugüne kadar pek çok şeye ses çıkarmayan "halk", sokağa döküldü. O ağaçlar pek çok şeyin sembolü oldu; bugüne kadar bir araya gelemeyen, gelince birbirini gırtlaklamaya hazır herkesi birleştirdi. Bir olduğumuzu, kardeş olduğumuzu hatırlattı.

Geçen Cuma gününden beri gece-gündüz herkes sokaklara dökülüyor. Geçen Pazar da, ananeden dönerken caddemizdeki kortejle karşılaşınca Çınar neler olduğunu merak etti. Ortada bir bayram coşkusu var; ama farklı bir şeyler de var. İnsanlar hem kızgın, hem umutlu. Ben de dilim döndüğünce anlattım:

"İstanbul'da bir park vardı. Oradaki güzelim ağaçları alışveriş merkezi yapmak için kesmek istediler. İnsanlar da buna karşı çıktı, parkta uyumaya başladılar. Sonra bir gün, bazı polisler onları parktan çıkarmak için kötü davrandılar. Diğer insanlar da buna çok kızdılar, kızgınlıklarını da böyle belli ediyorlar."


Çok algılayamadı tabii. Çok çok sevdiği polisin insanlara kötü davranmasına ise çok şaşırdı. "Hepsi mi kötü davrandı???" diye sordu. "Hayır" dedim "bazıları yalnızca". Bu yaşta bilmesinde yarar gördüm çünkü: genellemeler kötüdür! 

Sonra, birden aklıma o çok sevdiğimiz kitabı geldi! Simla Sunay'ın "Yürüyen Çınar"ı. Öyküsü o kadar örtüşüyordu ki bugün yaşadıklarımızı başlatan öyküye...


Yalova'daki Yürüyen Köşk'ün bahçesindeki meşhur Çınar'ın bir gün kaybolmasıyla başlıyor öykü. Samanlı Dağı'ndaki ağaçların kesileceğini öğrenen Çınar, alıp başını gidiyor. Kendisini kimse durduramıyor, çocuklar da peşinden ormana gidiyorlar, diğer ağaçlara destek olmak için. Orada köşk bekçisinin kızı, ormandaki diğer ağaçlara Çınar'ın öyküsünü anlatıyor. Çınar'ın neden onlara yardım edebileceğini anlıyorlar... bütün ağaçlar alıp başını gidiyor, Yalova'yı terk ediyor...



Çocuklar ormanda duyduklarını anne-babalarına anlatıyorlar, büyük bir protesto başlıyor Yalova'da...



Bunun böyle gitmeyeceğini "anlayan" Belediye Başkanı olaya el koyuyor ve bir konuşma yapıyor:


Ve öykünün sonunda ağaçlar geri geliyor, herşey normale dönüyor...

-------------

Hayat çocuk kitaplarındaki gibi naif değil; farkındayım. Ama tek dileğimiz, bizim gerçeğimizin de bu kitabın sonu gibi umut dolu bitmesi! Herkes bu yüzden ayakta, sokakta...

Güzel günler görmek umuduyla...

2 Mayıs 2013 Perşembe

Macera Dolu Amerikaaa!

Şu şarkıyı hayatımıza soktuğu için Rafet El Roman'a kızsam mı, teşekkür mü etsem bilemiyorum. Konu Amerika olunca, beynimde çalmaya başlıyor... hem de her seferinde!

Biliyorum, çok ihmal ettim bu blogu. Fakat, Çınar'ı yazmaya yetişemiyorum artık. Bir de, bu ara yoğun biçimde gündeminde olan öyle bir konu var ki, bu blogun içeriğini +18 olarak değiştirmem gerekebilir! Sonra, bu arada at binmeye başladı. Bekledim ki elimde güzel fotoğraflar olsun, öyle yazayım diye... Çocuk ata binmeyi çözdü, bir sürü de fotoğraf var; ama ona da sıra gelmedi! İki-üç hafta önce Binbir Çiçek'le yaptığımız günübirlik Eskişehir gezisini de yazmaya çok niyetlendim; ama yazamadım bir türlü... sanırım yazmak istemedim. Gezi çok çok güzeldi; ama ben-Ahmet-Çınar için gerilimli geçti... Böyle 4,5 yaşında sizin çocuklarınızın da durdan anlamadığı, sürekli sizin sınırlarınızı ve sinirlerinizi denediği, sizin de tahammülünüzün çok çok az olduğu bir dönem oldu mu? Bir tek bizim başımıza gelmemiştir diye umuyorum. Bilemiyorum...

yazamadım; ama bir fotoğraf ekleyiverdim...

Yazının başlıkta da geçen ana konusuna gelirsek, geçen seneki ilk çocuklu yurtdışı maceramız beklentimizin üstünde iyi geçince, gözümüzü kararttık, ortaya bir "iki numara" çıkmadan yıllardır planlayıp planlayıp gidemediğimiz Amerika'ya gitmeye niyetlendik. Niyetlenmekle kalmadık da bu sefer, yarın gidiyoruz! Hem de Çınar'ın "kuzeninin", benim 20 küsür senelik dostumun, Ahmet'in üniversitedeki kankasının evine, San Diego'ya... Çınar Ocak'tan beri "ne zaman Sılalar'ın evine gideceğiz" diye sayıklıyor. Son bir ayı takvime çarpı atarak geçirdik. Bugün de okulda herkesi baymış:

- Bugün Amerika'ya gidiyoruz!
- Bugün önce İstanbul'a gideceğiz. Orda uyuyup uyanınca önce Londra, sonra da San Diegooo! 
- Amerika'ya gitmeden önce 10 kaşık ıspanağımı yemeliyim, di mi Mrs. Hilaaaal?

şeklinde "Amerika"yı her türlü cümlenin içinde kullanmış. Orada da "balinaları" görmeyi umuyor, bakalım artık, kısmet!

Umuyorum ki, döndükten sonra güzel bir yazı dizisi yayınlayacağım burada! Ondan sonra da at binme ve Eskişehir gezisiyle ilgili detayları da yazarım. Ama gündemimiz uzun süre Macera Dolu Amerika olur sanırım...  yalnızca Çınar değil, hepimiz çok heyecanlıyız! Hem yepyeni bir ülke göreceğimiz için, hem özlediklerimizle hasret gidereceğimiz için, hem de oğlumuzla okyanusaşırı ilk seyahatimiz için!

Bize şans dileyin, dönüşte görüşmek üzere!!!!

bu da Eskişehir'den...

14 Ocak 2013 Pazartesi

İki Çocuklu Bir Gün

Dün ŞURADAKİ serzenişimi yazıp yayınla dedikten sonra börülceciğim Serapcicim aradı. Harıl harıl ev bakıyorlar, Bahar'ı bize bırakıp bırakamayacğını sordu. Allah, dedim, hemen getir, hemmen! 

Zira Çınar üç haftadır görmediği kuzenini sayıklıyordu ve ben biliyordum ki, Bahar gelince Çınar benimle değil, onunla oynamayı tercih edecekti!

Öyle de oldu. Bahar'a yemek yedirme operasyonundan sonra ikisi kendi başlarına kah azarak, kah sakin sakin oynamaya başladılar. 

Bu arada fark ettim ki, ben Çınar'dan daha küçük bir çocuğa yemek yedirirsem, Çınar yemeğini kendisi yiyor (ay hayır, normal zamanda nadiren yiyor kendisi, konuşmaktan o kaşık o ağızla buluşamıyor. Ve hayır, daha ne kadar böyle sürecek bilmiyorum. Teşekkür ederim.).


Velhasıl, "dinlenemiyorum beeen" diye başladığım Pazar gününü hem bu iki baldan tatlı yavrunun oynamasını izleyerek, hem dinlenerek hem de tepeme binen bir dinozor olmadan yemek pişirebilerek geçirdim. Bahar kızım bana pilavın tavuklarını didiklemekte de yardım etti bu arada. Çocukların etinden, sütünden de yararlandım yani!

Demek ki, Çınar'ın ihtiyacı olan şey, arkadaşmış, kardeşmiş! Onu böyle küçük kuzenleriyle oynarken görünce içim eriyor. "Abilik" taslamıyor asla, ama o kadar uyumlu oynuyor ki. Kırmadan, kızmadan, kızdırmadan. Zaman zaman kendisinden taviz verebiliyor -anası kılıklı! Ama böyle zamanlarda, ne kadar yumuşak huylu olduğunu görünce, içimi bir sevinç kaplıyor. Karşısına onun bu huyunu takdir edecek insanlar çıksın istiyorum hep... 

Neyse efendim, daha fazla duygusallığa kapılmadan, iki çocuklu hayatın aşırı derecede zor olmayacağına karar vermiş olduğumu huzurlarınızda yazmak istiyorum. Evet, Çınar'ın müstakbel kardeşi Bahar'ın yaşına gelene kadar bu üstteki cümleyi defalarca yutacağım, onun da farkındayım! Ama 2 sene, yapabilirim; daha önce de yaptım, yine olur diyorum!

Ben ve naifliğimden bugünlük bu kadar, iyi haftalar diliyorum!!!

13 Ocak 2013 Pazar

Pazar Günü Dinlenmek Gibi Bir Hayalim Var!

Pazar günleri herkes dinlenir, kimse evden çıkmak istemez, kısa süreli bir yerlere gidilir sonra yayılır ya...

Olmuyor öyle bizim evde! En azında, benim için öyle olmuyor... Dinlenmenin yolu pazar evde oturmaktan geçmiyor. Hatta daha çok yoruluyorum!

Selin geçenlerde şöyle bir görsel paylaştı Facebook'ta:

"Bir annenin çocuğunun dikkatini çekmesi için en kolay yol 
oturup rahatlıyormuş gibi görünmesidir"

Kesinlikle doğru! "Annem p.posunu yere koydu" alarmı var çocuklarda; en azından Çınar'da!

Pazar günleri saat 8'de başlıyor bizim evde. Daha doğrusu, Çınar için 6-8 arası bir zamanda başlıyor; ama Ahmet sağolsun 8'e kadar oyalıyor, ben o saatte kalkıyorum; Ahmet de geri yatıyor. 

Rutin olarak yavruyla birlikte krep yapıyoruz ve artık yedinci senesini doldurmuş akçaağaç şurubuyla yiyoruz. 

Kahvaltı saatinden sonra benim dinlenebildiğim tek saat başlıyor: Çınar'ın film saati. Onun herhangi bir Pixar filmini izlediği 1,5 saat içinde ben önce mutfağı toplayıp sonra da bilgisayarın başına oturuyorum. Gönül gazete okumayı ister; ama Bekir Abi o saatlerde henüz gazete vs getirmiş olmuyor... Ben de doya doya "bloggerlık" yapıyorum...


Film bitince, "yayma keyfi" de bitiyor benim için. Babayı uyandırma, kahvaltı hazırlama, mutfağı toplama, o arada elli kere Çınar'ın seslenmelerine bakma, ortalığı toplama, yine Çınar'ın taleplerine yanıt verme, arada işi gücü bırakıp Çınar'la oynama derken öğlen yemeği zamanı geliyor. Öğlen yemeğinden sonra yine yukarıdaki döngünün aynısı yaşanıyor. Aslında Çınar'la oynamak çok eğlenceli. Fakat yorucu; zira enerjisi hiiiç bitmiyor! 

"Saklamabacalık oynayalım anneeee..."
"Hadi ben meyve olayım, sen beni yakala ve yeeee..."
"Hadi sen ot yiyen dinozorsun, ağacı yee, ben de sonra gelip seni yiyeyiiim..."
"Hadi ben yatakta zıplayayım, sen de beni yakalaaa ve gıdıklaaa..."

Ara sıra sakin oyun da oynayabiliyoruz: legolar, oyun hamuru, kart eşleştirme" gibi... Ya da çok yorulduğumda "hadi gel kitap okuyalım" dediğimde severek kabul de ediyor.

Ve en artık tam "evet, sabahtan beri yorulduğum yeter, artık biraz Ahmet devralsın dediğim anda salonda şu manzarayla karşılaşabiliyorum...


Yorumsuz :)

Her zaman da böyle olmuyor tabii... Mesela şu an, babasıyla oynuyorlar ya da aslında tam olarak yerde ikisi birden yatıyorlar. Nasıl oluyor anlamıyorum; ama baba dinlenirken ona pek bulaşmıyor Çınar. Ben oturduysam, bir anda üstüme bir dinozor atlayabiliyor! Niyeyse her cümle "anneeeee" ile başlıyor. Herşey "anne"den talep ediliyor. Yani yukarıdaki gibi şekerleme yapma ya da aşağıdaki gibi yayma lüksüm yok...


Çınar'ın "annem kendisi takılıyor galiba" sensörü öyle güçlü ki, kendi odasında sakin sakin oyuncaklarıyla oynarken "hah, daldı oyuna, gazetemi okuyayım" desem, daha ikinci sayfada gazetenin üstüne haşırt diye bizim minik iniveriyor!

Yani, eğer Çınar öğlen uyumadıysa benim Pazar "dinlencem" onun yattığı 20:00 sularında başlıyor. Öğlen uyuduysa, pek de dinlenmiş olmuyorum :) 

Kısacası... benim "Pazar günü hayalim" evde kalıp dinlenmek değil. Dinlenebilmek için evden sabahın köründe çıkıp ayak tabanlarım patlayana kadar dışarılarda dolaştığım bir Pazar hayal edebiliyorum ancak...

Bir annenin Pazar günü dinlenmeyi hayal etmesi için çocuğunun kaç yaşına gelmiş olması gerekiyor acaba, onu merak ediyorum şimdi...

Dinlenebilen herkese iyi pazarlar diliyorum!

20 Temmuz 2012 Cuma

Oğlumdan Bi'Şey Daha Öğrendim!

Öğrenmenin ve öğretmenin yaşı yok. Tamam, çocuk zaten insana anne olmayı, birini kendinden de fazla sevmeyi, sabırlı olmayı, dingin olmayı, güçlü olmayı öğretiyor da, bazen öğrettiği çok somut şeyler de oluyor. Dün akşamki gibi. Ulvi bir şey değil ama anlatacağım; daha ziyade, komik bir şey!

Her akşamki gibi uyku öncesi kitap okuma seansımız için Çınar'ı bağdaş kurmuş bir biçimde koltukta bekliyordum. Kitabını seçip geldi, bağdaşımın üstüne oturur gibi yaptı sonra da hemen kalktı. "Criss-cross yaptığın için oturamadım ya ondan böyle yaptım" dedi. Ben "hö?" diye manasızca yüzüne bakınca da "cross işte, böyle yani" deyip bağdaş kurdu. Okulda çokça bağdaş kurup oturuyorlar, demek adı buymuş... ne bileyim ben, demek ki 7 yaşından beri bu dili konuşuyor olsam da "bağdaş kurmayı anlatmaya" hiç ihtiyaç duymamışım!!

Güldük eğlendik tabii akşam bunun üstüne. 

Hazır yazmaya başlamışken, bahsetmeden geçmek istemediğim bir şey daha var... Temmuz başında 3 günlük bir iş seyahatine gittim, Burhaniye'ye. Çınar'dan sonraki ilk uzun süreli iş seyahatimdi. Anneannede kaldı kendisi. O yüzden sorun çıkmadı. Özlemişiz tabii birbirimizi, anneannesine "annem gelince bana sarılacak 'seni çok özledim yavrucuğum' diyecek, ben de ona sarılacağım 'ben de seninle çok görüşmek istedim anneciğim' diyeceğim" demiş. Görmek değil de gör-üş-mek! Ne kadar bilinçli kullandığını bilmiyorum ama, o işteşliğin anlamı net. Görmek, ama safı bakmak değil. Birlikte bir şeyler yapmak: sarılmak, konuşmak, öpüşmek, azmak, boğuşmak, oynamak... Ya da ben o anlamı yükledim, bilmiyorum.

Her neyse, görüştük, sarıldık, koklaştık, oynaştık tabii! Ama bana Burhaniye'de bir şeyler olmuş. Körfez'in o dingin havası, muhteşem aurası beni sarmış. Bir sakinlik üstümde, bir dinginlik. Ne sesimi yükseltiyorum, ne kızıyorum, bağırıyorum eskisi gibi. Bazen böyle kafaım içinin cızırdamaya başladığını, az sonra öfkemin patlayacağını hissettiğim anlarda tutup kendimi bir derin nefes alıyorum ve "Ahmet'cim, lütfen Çınar'la biraz sen ilgilen şu anda, ben bir miktar gerildim" deyip geri çekiliyorum. 

Neticesinde, deyim yerindeyse Temmuz başından beri "temizim"! Ve dolayısıyla, Çınar da sanki çok daha huzurlu. Demek ki, istersem yapabiliyormuşum. İstersem sakin kalabiliyormuşum. Ve sanırım şu "21 gün" kuralı da doğru. Hani bir şeyi 21 gün yapmazsan/yaparsan bünye artık onun yokluğunu/varlığını kabul ediyormuş ya. Onunla da mı ilgili acaba? Hoş, daha 21 gün olmadı ama, yakın...

Ve fakat, zaten şu manzaraları gördükten sonra, o "iş seyahatinden" huzurlu ve dingin dönmesem ayıp etmiş olurdum sanırım! 


Ne diyeyim? Darısı her isteyenin başına; dinginliği de, "iş" seyahatini de :)

8 Mayıs 2012 Salı

Anne ve Hobileri...

Aslında Çınar'ın blogu bu; ama madem annesiyim ve yazarıyım, onu büyütürken ne yaptığımı, ne hissettiğimi de ara sıra yazabilmeliyim, değil mi?

Bu ara iki önemli hobisi var annenin: Blog yazmak (bu ve bir tane daha) ve fotoğraf çekmek. Zamanı artık yönetemeyen bir insan olarak iki hobi bu bünyeye fazla; ama uğraşmazsam kafamı hiç takmamam gereken şeylere takıyorum. Zaten, kafamı ona buna takmayacak olsam da, bu iki iş de -yani hem blog yazmak hem fotoğraf çekmek- beni çok ama çok mutlu ediyor!

Blog yazmak öğrenilecek bir şey mi bilmiyorum; ama fotoğraf çekmek kesinlikle öğrenilmesi gereken bir şey. İşte bu yüzden, fotoğrafçılık kursuna başladım geçen ay. Canım arkadaşım Zeynep ayarladı kursu bize, Banu ile birlikte her pazartesi kendimize ve hobimize 2 saat ayırıyoruz.


İşten çıkıp kurs saatine kadar boş boş Kızılay'da dolaşmak, bir şeyler atıştırmak, sonra iki saat boyunca güzelim makinemin üstünde yazan ve benim alık alık bakmış olduğum düğmelerin, yazıların ne olduğunu öğrenmek, muhteşem fotoğrafları görmek ve nasıl çekilmiş olduklarını anlamak bana o kadar iyi geliyor ki! Tazelenmiş ve mutlu dönüyorum eve...

Ve yorgun. 

Ama bu ayrı bir konu!

Yıllarca bir gün içinde 3 ayrı işi yapabilmiş disiplin insanı ben, ne işe yetişebiliyorum ne eve. Bahar mı çarptı, vitamin eksikliğim mi var, nedir bilmiyorum; ama hep bir şeyler eksik kalıyor gibi. Bir gün içinde yalnızca bir tek şey yapabiliyorum sanki.

Var mı buna çaresi olan? Yok mudur bana zaman nasıl planlanır, herşeye nasıl yetilir öğretecek?

29 Mart 2012 Perşembe

Fok Katliamı Başlıyor: Sizin de Yapabileceğiniz 5 Şey

Sayısız nesildir her bahar, hamile foklar Newfoundland'in Atlantik kıyıları, Labrador ve Quebec'in doğusundaki St. Lawrence'ın körfezine yakın tenha yerlerde bebeklerini dünyaya getirmek için toplanırlar.


Ve her bahar, binlerce Kanadalı balıkçı, devletin koyduğu kotaya bağlı olarak 270.000 ile 335.000 arasında foku coplayarak, vurarak, döverek, derilerini yüzerek çaresiz annelerin ve yeni doğmuş yavrularının üstüne çullanırlar.


Ölen fokların çoğu yalnızca bir kaç haftalıktır. 


Balıkçılar buna 'av' diyorlar. Fakat hayvanlar basitçe fokların üzerine yürüyen ve onları öldüren silahlı balıkçılardan saklanamıyorlar ya da kaçamıyorlar.


Paul Watson 2002 basımı 'Fok Savaşları' adındaki kitabında bundan şöyle bahsetmiştir: 'Fokların kıyımı yılda bir yapılan kan vaftizidir.' Ve bu devlet tarafından maddi destek almaktadır.




İçim acıdı, midem bulandı... bakmak istemedim... ama bakmamak, görmemek çözüm değil. Nasıl engel olabiliriz, derseniz, TIKLAYIN!


Ve mümkün olduğu kadar çok yerde paylaşın...

15 Mart 2012 Perşembe

Vur Şişenin Dibine...

Bu şarkı, beni daha mutlu bir insan, daha mutlu bir anne, elindekilerin kıymetini daha iyi bilen bir kadın yapan gecemin güzel kadınlarına gelsin!

Sizi seviyorum...

14.03.2012 -Laterna...




20 Şubat 2012 Pazartesi

Kanım Can Olsun!

Hayır, hiç mi hiç canı acımıyor insanın.

Kan tutuyorsa, hemşireler sizi soru yağmuruna tutarken başınızı başka bir tarafa çevirip yanıt vermeniz yeterli. Ne olduğunu anlamazsınız bile.


Hastaneye (İbn-i Sina, Ankara) vardıktan sonra doktorun odasını bulmak ve form doldurup kan vermek için geçen süre azami 10 dakika! Kime sorsanız size yardımcı oluyor. Kan verilen yerde çok hemşire var, çok seri çalışıyorlar. 

Bir sabah işe gitmeden uğrayabilirsiniz mesela. Yeri ters kalıyorsa sizin için, bildiğim kadarıyla bütün hastaneler kan örneği alıp bulundukları ildeki ilgili hastaneye iletiyor. Ya da, kargoya verebiliyorsunuz. Bu tür ayrıntılar için lütfen Gamze Akbaş Blog'a tıklayın...

Bir insana şifa verme ihtimali bile beni bugün çok ama çok mutlu etmeye yetti. Şimdi, telefonum çalsın diye bekliyorum...

Kendinizi bu duygudan, şifa bekleyen hastaları kanınızdan mahrum etmeyin... kan verin, can verin!

22 Ocak 2012 Pazar

Tam Sevdiğim Gibi Kış!

Bu sene kış tam sevdiğim gibi geçiyor: bol karlı! 

Yılbaşından beri neredeyse kar yağmayan haftasonumuz yok. Üç haftadır kar yerden kalkmadı. Ve bu çok hoşuma gidiyor. Okuyup da bana "deli" diyebilirsiniz; ama, ben her mevsimi kendisi gibi seviyorum. Sonbaharda bol yağmur yağmalı, kışın kar Mart ayına kadar yerden kalkmamalı. İlkbaharda bütün ağaçlar çiçek dolmalı ve hava beni ılık ılık sarmalı,yazın güneş yakmalı. Mevsimler böyle geçince mutlu oluyorum ben!

Bu sene de kış beni mutlu ediyor...


Ve tabii minik adamı da. O da annesi gibi kara, karda yuvarlanmaya, kartopu oynamaya ve kardan adam yapmaya bayılıyor!!


Tabii, eğer bugün kar yağışı yüzünden MTA Tabiat Tarihi Müzesine gidişimiz iptal olursa kar sevmeye devam eder mi emin değilim :)


Hmmm, bana benzediyse sevmeye devam eder bence!

Mutlu kışlar :)

17 Ocak 2012 Salı

Anne olarak kendime notlar...

1- En küçük yaşından itibaren çocuğa sevgiyle birlikte özgüven vereceksin. Sorumluluk vereceksin... Onun herhangi bir işi "yapamayacağını" asla düşünmeyeceksin! Tam tersine, her şeyi yapmaya muktedir olduğunu düşünüp bunu göstermesine imkan vereceksin...


2- Günü/anı kurtarmayacaksın! Çok uğraşman gerekse de, bir işin/hareketin doğrusu neyse onun yapılmasını sağlayacaksın! İsterse ağlasın bağırsın, isterse bunalıma girip kendini kapatsın...


3- Yaşı kaç olursa olsun, yanlış hareketinde, hatasını konuşup o yanlışla ilgili yaptırım uygulayacaksın! Yanlış yaptığı şeyin sorumluluğunu almayı, sonuçlarını yaşamayı öğreteceksin! Onun yerine sonucunu yaşamayı kabullenmeyeceksin! 


4- Tutarlı olacaksın! İşine geldiği zaman "evet"lerin hayır, işine geldiği zaman "hayır"ların "evet" olmayacak...


5- İstemeden, sormadan yardım etmeyeceksin! Belki, yardım etmeyi teklif edebilirsin...


Ve burası da oğluma not:


Tabii, çocuk dediğin de azıcık vefalı olacak. Elini vicdanına bir koyup düşünecek, bana bu kadar imkan sunuyorlar, ben ne yapıyorum bütün bunların karşılığında, diyecek... Bir teşekkürü borç görmeyecek...


Bakalım ben ne kadarını başarabileceğim... Bakalım zaman bize neler getirecek?...

28 Aralık 2011 Çarşamba

Eski Türklerde Çam Ağacı Süsleme Geleneği (Muazzez İlmiye ÇIĞ'dan)

Bir kaç yazı üst üste çam ağaçlarından, süslerinden ve altına hediyeler koymaktan bahsettim... Babam da dün bu aşağıdaki yazıyı gönderince, eklememezlik edemezdim!

Bu geleneği ben 3-4 yıl önce öğrendim, o günden beri de daha bir severek kuruyorum çam ağacımızı, daha bir severek süslüyorum. Muhtemelen çoğunuzun da bilgisi vardır; ama, yine de paylaşmak istedim. 

Buyrun bakalım, neden çam ağacı süslüyoruz biz?


26 Aralık 2011 Pazartesi

Yılbaşı Coşkusu Sardı Dört Bir Yanımızı!

Annem ne zamandır istediğim kapı süsünü almış evimize...


Kırmızı, yeşil ve kahverenginin birbirine bu kadar yakıştığı başka bir zaman yok sanırım. Gördüğüm her yılbaşı ağacı beni neşelendiriyor! Alttaki ağaçta bir yerlerde ben ve en az benimki kadar tatlı bir minik adam gizli :)



Yavaş yavaş hediyeler gelmeye başladı... Bazı paketleri dayanamayıp açıyoruz; bazılarını açıp -sahiplerine göstermeden- yeniden paketleyip ağacın altına koyuyoruz. Bazıları tamamen sürpriz -hem bize, hem minik adama. 



Esin Teyze'miz evimiz için çok şık bir lavanta kutusu göndermiş... bayıldık! En sevdiğimiz resimlerimizin durduğu yerde salonumuzu süslüyor şimdi.

Bu neşeli şeyler de canım arkadaşlarım, bir önceki iş yerimi güzel hislerle de anmamı sağlayacak Mine ve Gülseren'den... Onlar da ofisteki masamda, iş günlerimi neşelendiriyorlar!

Son olarak da bugün, minik adamın okulundaki yeni yıl partisinin davetiyesi geldi. Pek şeker hazırlamışlar, perşembe gününü iple çekiyoruz...


Buraya kadar gelip de yeni yıl coşkusunu bizimle paylaştıysanız, coşkunuzu ikiye katlayacak bir de video paylaşıyoruz sizlerle!



MUTLU YILLAR :))

21 Aralık 2011 Çarşamba

En Uzun Gece

Dün akşam, neredeyse 1 yıldır görmediğim; ama, gözden uzak olanın illa da gönülden uzak olmayacağını bana hep hatırlatan iki arkadaşım, iki kızkardeş geldi bize. Serseri oğlum bu güzel, neşeli ve kendisiyle oynamaya hazır iki ablaya hiç yüz vermemiş olsa da, en azından kendi kendine oynayıp sonrasında da şıp diye uyuyarak uzun uzun sohbet etmemize fırsat verdi.

Kızkardeşlerden küçük olanı, hem akademisyen hem de yoga eğitmeni. Bu günle ilgili bana dedi ki:

Gündönümü olan zamanlarda, mesela yarın, az konuşup çok düşünmek, hayattan beklentilerine odaklanmak, gerçekten ne istediğini düşünmek önemlidir. Bu zamanlarda özellikle yoga ve meditasyon insan ruhuna iyi gelir.

Ben yoga ya da meditasyon yapmayı bilmiyorum; ama, arkadaşımın öğüdünü dinleyip bugün az konuşacağım ve daha çok kendime, hayattan beklentilerime, gerçekten çok istediğim şeylere odaklanacağım. Böyle özel zamanlarda özel şeyler yapmak, bana iyi geliyor açıkçası... sizin de aklınızda bulunsun!


Mutlu gün dönümleri, mutlu uzun geceler :)

9 Ağustos 2011 Salı

Issız Mutfağım

27 yaşıma kadar yemek yapmadım ben! Omlet ve makarnayı saymazsanız. Çok ciddiyim. Annem muhteşem yemek yapar; kayınvalidem de. Evliliğimizin ilk 6 ayında sevgili kocacığımın favori cümlesi şuydu: Başak çok güzel yemek ısıtır! Annelerden gelen yemekleri ısıtmada ve sofraya koymakta gerçekten üstüme yoktu!

Sonra, 27 yaşında Kanada'ya gittim ve 6 ay yalnız yaşadım. İlk gece dank etti; eğer bir insanın açlığa kaç gün dayanabileceğini keşfetmek istemiyorsam, yemek yapmayı öğrenmeliydim. Bu kararım, annemin de teknolojiyle tanışmasına vesile oldu; zira, kendisini MSN başına oturtup, her gece bir yemek tarifi aldım. Özledikçe, aklıma geldikçe değişik tarifler de denemeye başladım. Bir gün oturup MANTI yaptım ben! Videosu bile var; hayır burada paylaşamam. Sonra fark ettim ki, kekler ve kurabiyelerde oldukça iyiyim. Mercimek çorbasında da... ve hatta et yemeklerinde de. Pilavımı yerken parmaklarınızı bile yiyebilirsiniz! Kısacası, aldım başımı gittim!

Tabii Türkiye'ye döndüğümde bu durum en çok Ahmet'in hoşuna gitti. Evde yalnızca yemek ısıtabilen değil, yemek pişirebilen bir eşi vardı artık. Minik adam doğduktan sonra da, evde olduğum için yemek yapabilmeye devam ettim. Özellikle Çınar için lezzetli yemekler yapmak çok keyifliydi! Bu durum, ben çalışmaya başlayana kadar devam etti... sonrasında...

Issız kaldı mutfağım.

Akşam 6'de işten çıkıp eve 7'ye doğru gelebilen ve de kendisini özleyen minik adamın tacizlerinden başını alamayan (ve dahi almak istemeyen) bir insan evladı yemek yapmaya ne ara vakit bulur? Kim yemek yapmayı, bütün gün burnunda tüten bebesiyle oynamaya tercih eder? Sorgulamaya gerek yok, ben etmedim. Yine "Başak çok güzel yemek ısıtır" günlerimize geri döndük.

Ve aklınızda bulunsun, yemek yapmak bisiklete binmeye benzemiyormuş. Yani, bir kez yapmaya başladın mı hatırlarsın falan... öyle değil işte. Yemek yaptıkça ustalaşıyor insan, yapmayı bıraktıkça pas tutuyor, beceriksizleşiyor, en iyi yaptığı şeyi bile eline yüzüne bulaştırıyor. Öyle bisiklete binmek kadar da kolay hatırlayamıyorsun. Evet, hala annem (sağolsun, varolsun) dolabımızı haftalık doldurabiliyor; ama, ben mutfağımı özledim. Keyifli yemekler yapmayı özledim. Bir de, minik adam büyüdükçe, yemek yapmak için daha çok vaktim olduğunu fark ettim. Çünkü artık o odasında oyalanırken yemek yapabiliyorum. Ya da, o da gelip bana "yardım" ediyor, ki etrafın savaş alanına dönmesini umursamazsanız bu hali daha da zevkli (misafir gelecekken ya da aceleniz varken olmayabilir).

Bir de, Çınar'ın da annesi ya da babası gibi "aaa, annemin yemeklerinin üstüne yoktur" diyebilmesini çok arzuladığımı fark ettim. "Yemek işi kadına aittir" diye düşündüğümden değil asla; ama, "anne eli" diye bir şey var, değil mi? Özel bir şey. Bir çocuğun, sizin yaptığınız bir yemeği yedikten sonra "bayılıyorum buna anne, eline sağlık" demesi muhteşem. O kokuyu, o tadı yıllar yıllar geçtikten sonra bile araması muhteşem...

Bir de, kendi yaptığınız yemeğe kurulan sofrayla, hazır gelen yemeği ısıtınca kurulan sofra bir olmuyor. Çınar, güzel sofralarda büyüsün istiyorum. Benim, babasının büyüdüğü gibi sofralarda... yemek ve yemek zamanı, böyle sofralarda keyifli olur çünkü.

Biliyorum ki, hiçbir zaman 3 yıldızlı Michelin şefi, ya da annelerim, tadında yemek yapamayacağım. O ayrı bir ustalık; ama, Çınar benim yemeklerimi sevsin istiyorum! Bunun için de bir yerden başlamam lazım!

Dün akşam başladım ufaktan; hatta Ahmet "Başak aynı anda ne çok şey pişirdin, gözlerim yaşardı" dedi ("ne çok şey"i açmam lazım ki durumumun vehametini anlayın: patlıcankabak-biber kızartma, patates kızartması, köfte, makarna, domates sosu, bir de sarımsaklı yopurt hazırladım... vah bana, vahlar bana). Bugün de, tesadüfen bir yemek blogu buldum. Ofiste kullanmaya kıyamadığım bir "kara kaplı defterim" vardı. Başladım oraya seçtiklerimi yazmaya. Yazdıkça yapasım geldi. Yapasım geldiyse, tamamdır bu iş!

Bekle beni ıssız mutfağım! İçini tıkırdayan tencerelerle doldurmaya geliyorum...

3 Ağustos 2011 Çarşamba

30 Küsür Yıl Önce, 30 Küsür Yıl Sonra...

Çok heyecanlıyım!

Benim dev bir kuzen kadrom var; hem anne tarafından, hem baba tarafından... dev olması, sayı bakımından olduğu kadar, aramızdaki ilişkilerin sıcaklığı bakımından da aslında. Hani hem kalabalığız, hem birbirimizi çok severiz.

Yine de, hem benden büyük olmaları hem de yaşımızın yakın olması nedeniyle sanırım, Emek Abi'min ve Eylem Abi'min benim için yeri başkadır, özeldir onlar. Çocukluğumun kahramanıdırlar. Candırlar... öyle ki, insanlara anlatırken Emek ya da Eylem demem, direkt "abi" derim. Herkes, gerçek abim olduklarını sanır; ki öyledirler de bir bakıma...
 
Ve biz ne kadar büyürsek büyüyelim, hayatlarımız nereye akmış olursa olsun, aramızdaki yakınlık hiç bitmedi. Birbirimizin sevgilileriyle, ailede ilk biz tanıştık; her yediğimiz haltı birbirimize anlattık. Büyüdük, evlendik, değiştik, çoluk çocuğa karıştık, her birimiz ayrı bir şehirde yaşıyoruz -hatta, Eylem Abi'mler ayrı bir ülkedeler-; dolayısıyla, aramızdaki ilişkinin biçimi değişti, evrildi, ama sevgimiz hep baki kaldı. İşte bu haftasonu, bu üç kuzen, İstanbul'da, ailelerimiz ve çocuklarımızla bir arada olacağız... İlk defa, üç aile, ama yalnızca üç çekirdek aile, tam kadro, bir arada olacak...
 
Vaktiyle bizim olduğumuz gibi olacak çocuklarımız; yine 2 erkek 1 kız. Yine en küçükleri bir kız olacak ve de... Bizim birlikte oynadığımız gibi oynayacaklar ve umuyorum ki, bizim birbirimizi sevdiğimiz gibi sevecekler birbirlerini... Bizim oğlanlar, minik kızımızı kendi kız kardeşleri gibi kollayacaklar; arada dalgalarını da geçecekler, sinir de edecekler, ama hep sevdiklerini, çok sevdiklerini hissettirecekler. Kuzen demeyecekler umuyorum ki birbirlerine, kardeş diyecekler...
 
Biz de belki, ucundan kıyısından, anne ve babalarımızın hissettiklerini hissedeceğiz onlara bakarken. Belki, bizim yaşımıza geldiklerindeki hallerini, onların çocuklarını hayal edeceğiz... Belki de, yalnızca o anı yaşayacağız, tadını çıkaracağız, "vay bee" diyeceğiz. Başka bir söz çıkmayacak, çıkmasına gerek kalmayacak. Hepimiz o an, aynı hayalin içinde olacağız...

21 Temmuz 2011 Perşembe

Yaz Gecesi

Gece...
Bir yaz gecesi, bir Temmuz gecesi.

Şehir: Ankara.

İki tarafında yüksek Çınarların sıralandığı, dallarının gökyüzünde el ele tutuştuğu bir yol. Çınar yapraklarını aydınlatan, gecenin karanlığında güzelim yeşillerini ortaya çıkaran, onlardan yeni gölgeler yaratan sokak lambalarıyla aydınlatılmış, yine de loş bir yol.

Bir kadın...
El ele tutuşmuş Çınarların altından, sokak lambalarının ışıklarının arasından, o yolda yürüyor hızlı hızlı. Kulaklarında, az önce ayrıldığı güzel kadınların kahkahaları. Ağustos böcekleri şakılarıyla eşlik ediyor kahkahalara. Aklında hiçbir şey yok o yaz gecesinden başka. Uzun süredir ilk defa, aklında hiçbir şey olmadan yürüyebiliyor...

Kadın gülümseyerek yürüyor. "Can" dediklerinden ayrılmış, "canım" dediklerine gidiyor.

Hava, şerbet tadında.

Yürüdüğü yol, büyülü sanki. Oğlunun ismini taşıyan bu ağaçları seviyor. O gece, bu yolu seviyor o kadın.

Yaz gecelerini seviyor... "Bu" yaz gecesini çok seviyor...

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Lüks

Ufak şeylerle de mutlu olabilirim... mesela, yatağımın başucu ilk böyle göründüğünde çok mutlu olmuştum. Lüks, buydu benim için!


Sonra lüks, aşağıda göreceğiniz hale (ç)evrilen başucumda, kalan yarılarının da okunmasını bekleyen kitapları yatmadan önce okuyabilmek oldu...


Biliyorum, benim bu gece yorgunluklarım da yakında bitecek, kitap okuyacak bir sürü zamanım olacak... ama ne zaman? Çınar'ı yatırdıktan sonra gözlerim açık kalmak istemiyor sanki. Son 3-4 aydır fazladan bir ağırlık var üzerimde, fazladan bir yorgunluk. Ne kadar uyusam da (hoş, zaten en fazla 7 saat uyuyabiliyorum günde), evde hiç iş yapmasam da dinlenemiyorum. Galiba, bir önceki yazıyla da ilgili bir durum var. Yine kafayı atıl hale geldiğim işyerime taktım. Beyin yorgunluğu başka şeye benzemiyor... kafanı yastığa koyup uyumakla atılmıyor.

En kısa zamanda kendime gelmem, bunun için de "kendim için" bir şeyler yapabilmem lazım... Ne zaman, bilmiyorum. En kısa zamanda olmasını umuyorum...

28 Haziran 2011 Salı

Çocuk Yaptım da Kariyer Yapamadım...

Bundan 7 sene önce, "çocuk da yaparııım, kariyer deeeee" diye çığırttığım zamanları hatırlıyorum bu aralar. Ne kadar nafimişim. Henüz evli bile değildim, evlilik hazırlıkları yapan 25 yaşında bir genç kızdım (evet, genç kız sayılırım bence o yaşta da :P). Dünyayı sırtımda taşıyabileceğime, yine de dimdik durabileceğime inanıyordum.

Doktora tezimi jüriye sunduğumda 5,5 aylık hamileydim. Ona rağmen kendini gösteren bir göbeğim vardı. Oğlumla birlikte ilk sınavımızdı. Alnımızın akıyla çıkmıştık. Sonra o karnımdayken bir makale bile yazdık, yayımlattık. Kariyer işi böyle tam gaz gider sanıyordum ben... sanmamak laızmmış.

Sonra, doktoram bitince bölümde kadrom da bitti. 1 ay sonra da Çınar doğdu. Çok başarılı bir zamanlamaydı. Doğum izni, emzirme izni vs gibi dertlerim olmadan doya doya baktım bebeğime -evet, çok bocaladım, çalışmaya başlamak da istedim.. öyle 'anne olmak hayatmın gayesiymiş, ölesiye mutluyum' hallerim olmadı ne yazık ki... Ama "doya doya baktım". O arada, yapmayı hedeflediğim şeyler elimde patladı -hocamla birlikte çok güvendiğimiz projeyi TÜBİTAK kabul etmedi. Hem de 2 kere! Tam 9 ayım kaybolmuş oldu böylece... ve benim kariyer planım da suya düştü.

Sudan çıkmış balık gibi kaldım ortada. Paldır küldür iş aramaya başladım; Çınar 1 yaşını doldurmuştu artık. Anne işe başlayabilirdi. Hayal kırıklıklarıyla son buldu iş başvurularım; akademik kariyer yapmayacaksanız, doktora başa belaymış, onu anladım! Sonra, bir vesileyle, şu anda çalıştığım işe girdim. Cumartesi günleri de çalışmam gerektiğini, işe kabul edildikten sonra öğrenmem pek hoş olmasa da, başta önemsemedim.

Sonra çıkmaya başladı acısı, Çınar'ı hafta içi bakıcıyla, haftasonu anneanne/babaanneyle bırakmaya başladım. Tek pazar, nereye kadar? Oğlumla mı ilgileneyim, evimle mi, kendimle mi? Kocayı hiç aklıma getirmiyorum dikkat ederseniz. Tabii ki, seçim minnak oğlandan yana oldu. Kendimi unuttum, evimi unuttum, kocamı unuttum. Yine de annem sağolsun, bizi rahatlatmak, nefes almamızı sağlamak için elinden geleni yaptı. Hala da yapıyor... Hemen şu noktada, son derece beceriksiz, ev işlerinde de hiç mahir olmayan bir insan olduğumu da hatırlatayım yeniden.

Çınar kreşe başlayınca, ve alışmakta zorlanınca, cumartesileri ücretsiz izin almaya başladım. Sağolsun, şirket izin verdi bu duruma. Tabii, maaşın bir kısmı yalan oldu. Önemli değil... çocuğumun mutlu olması, alacağım üç kuruş fazla paradan çok daha önemliydi benim için -hala öyle (hala ücretsiz izin alıyorum). Ve yine sağolsun şirketim, Çınar'ın her sorununda benim tam gün ya da yarım gün izin almama da izin verdi. Gerçekten, bu konuda haklarını ödeyemem. Ama tabii, bu yaklaşım beraberinde "çocuklu kadın çalışandan verim alınmaz" tezini de birlikte getirdi. Halbuki, aldığım izinlerin sayısı ne olursa olsun ben, bana verilen her işi zamanında ve doğru biçimde yaptım ve teslim ettim. Fark etmedi. Gerçekten uzmanlık isteyen işler yapmamaya/yaptırılmamaya başladım. Mevcut durumda uğraştığım işleri yapmak için değil doktoralı olmaya, üniversiteden mezun olmaya bile gerek olmayabilir bence. Tabii bu da beraberinde müthiş bir motivasyon düşüklüğü, hayata karşı ilgisizlik ve sonuç olarak da mutsuzluk getirdi bana.

Yeni işler aramaya başladım. Yine önüme doktorayla ve doktorada kaybettiğim "profesyonel zamanla" ilgili engeller çıktı durdu... Her seferinde "tamam, en azından burada Çınar'la ilgili her konuda bana yardımcı oluyorlar" diye sabrettim.

Bir dönem, mezun olduğum bölümde öğretim üyesi kadrosu açıldığını öğrendim; başvurdum. Başvurum değerlendirilmeden reddedildi; nedeni, doktora sonrasında yurtdışında post-doktora yapmamış olmam. Halbuki, yönetmelikte böyle bir şey yok. Hatta, bu engel olmasın diye, evlendiğim sene doktora araştırması için 6 ay Kanada'ya gitmişim. Yayınlarım var, başarılı bir tezim var... Ama, prensip kararıymış, yapacak bir şey yokmuş. İstersem, çocuğumu alıp/bırakıp gidebilirmişim yurtdışına. Dönüşte bakılırmış... Yapmadım. Çınar'ın düzenini bozmak istemedim. Onu bırakıp gitmek zaten bir seçenek değildi benim için. Hatta önümde daha önce 9 aylık çocuğunu bırakıp yurtdışına giden; ama dönünce bölüme yine de kabul edilmeyen bir arkadaş örneği de var... Size deee, prensip kararınıza daaa, deyip bıraktım peşini. Başka üniversitelerde benim bölüm zor bulunuyor; şehir dışı derseniz, hem Çınar bu kadar küçükken ailemin yakınındaki "comfort zone"dan çıkmak istemiyorum, hem de şu an gittiği kreşi bırakmaya içim elvermiyor... o macera da öylece yarım kaldı anlayacağınız...

Şimdi bir yerden yanıt bekliyorum. O yeri çok istiyorum. Ama ne zaman onaylanacağı; hatta tam olarak o işin olup olmayacağı da belli değil. Büyük ihtimal, diyelim. Beklerken gelen iş fırsatlarını da reddediyorum ha bire. Nedeni ne? Başka bir yerden haber beklerken diğer işi kabul etmeyi etik bulmamamla birlikte, bu gelen iş tekliflerini kabul edersem Çınar'ı bırakıp seyahat etmem gerekebilir, buradaki gibi Çınar'ın hastalıklarında vs işten çıkıp eve gitmeme izin vermeyebilirler... Komik, değil mi? Yani ben, çocuk yapabiliyorum ama kariyer yapamıyorum :)

Hemen söyleyeyim, bir miktar talihsizlikle birlikte tüm bunlar benim seçimlerim. Ben istediğim için böyle oluyor ve pişman değilim. Yani, Çınar beni engellemiyor; ben, doğrusunun bu olduğuna inandığım için Çınar nedeniyle kendimi engelliyorum. Dolayısıyla, sızlanmaya gerek yok. Ama sanki, bu tür özveriler, hep kadınlardan bekleniyormuş gibi de gelmiyor değil. Bizim hayatımızla ilgili olarak, bu konuda kocamın hakkını yiyemem. İşte en mutsuz olduğum, depresyonun ucundan döndüğüm dönemde "işi bırak, nasıl olsa hallederiz bir şekilde" deyip destek olmayı, "şehir dışında bir üniversitede iş imkanı bulursan kaçırma, ben nasıl olsa bulurum iş" demeyi de bildi. Ben anne olarak kendime bu görevi yükledim. Ama her zaman iş, kadına kalmıyor diye düşünüyorum.

Bilmiyorum yanılıyor muyum? Mevcut durumda tek bildiğim, çocuğumla çok mutlu ama işte çok mutsuz olduğum, ve bunun böyle devam etmemesini istediğim. Ama çözüm derseniz, beklemekten başka çözümüm de yok.

Başak ve ikilemleri gurula sundu... esenkalınız!